·328 syf.····Okunma: 07 Nisan 2026 18:36 İnsan yalnız doğar ve yalnız ölür.
Absürt-Komedi edebiyatı.
Birbirlerine söyleyemedikleri, birbirleri için düşündüklerini ifade edemedikleri, birbirlerini ne kadar sevdiklerini gösteremedikleri onca yıldan sonra hayat, baba- kıza son bir şans sunmuştur.
Julia, evliliğinin arifesinde babasının öldüğünü öğrenir. Ancak babasının ona son bir kötü sürprizi daha vardır.
Araları hiçbir zaman iyi olmayan bu baba kız, babanın ölümüyle birlikte son bir şansla yeniden birleşir.
Evet, Baba Anthony Walsh öldükten sonra ilişkilerini düzeltmeye başlarlar. Nasıl mı olacaktır bu? Orada devreye yazarımızın sonsuz hayal dünyası girer.
Anthony'in ilk kötü sürprizi ölümüyse de bir diğer kötü sürprizi ise geride bıraktığı kendi klonu olan robotudur. Son teknoloji, gelişmiş bir robotunu Julia’nın evine gönderir.
Bu robotun kendini imha etmek için sadece 6 günü vardır. Onca yılı telafi etmek için sadece 6 gün.
Gerçi robot olduğunu söyler ama bence bir yerde, hem Julia hem de baba, bu robotumsu insanın aslında babanın kendisi olduğunun farkındadır. Yer yer bilim-kurgu olarak görüp robotu tolere ettim ama bir yerden sonra acaba Julia robotun insan olduğunu anladı da o da belli etmiyor mu acaba diye düşündüğüm yerler oldu. Örneğin kumandaya basılınca açılması robot olduğuna bir gösterge ama romanın sonunda şoförüyle hastaneye gitmesi, kumandayı kanala atması tam tersi idi.
Julia evlenmeden önce neyin doğru, neyin yanlış olduğunu karıştıracak kadar kendi hayatını yaşamamaktadır.
Evleneceği kişi gerçekten ait olduğu kişi midir? Bir okur olarak söyleyebilirim ki Adam karakteri asla Julia ile olabilecek bir karakter değildi, belki de yazar bunu bize hızlı yoldan anlatabilmek için romanın birçok yerinde yaptığı gibi Adam karakterini oldukça yüzeysel bırakmış.
Julia karakteri geride bir aşk bırakmıştır: Tomas. Ülkeler ve şehirler arasında yolculuklara sığmayan, yirmi yıllık bir aşk hikâyesidir bu. Hiç küllenmemiş, kaderin (babanın kötü oyunuyla) yarım bıraktığı bir aşktır. Yarım kalmış her aşk gibi yeniden yaşanmak zorundadır.
‘’Önemli olan sevdiğinin hangi şehirde, dünyanın hangi köşesinde olduğunu bilmek değil, bizi ona bağlayan aşkın derinliğidir şekerim. İnsan yaşamaya devam ettikçe hatalarını düzeltebilir Julia.’’
Aynı zamanda küllerinden yeniden doğan bir aşk öyküsünün temellerini oluşturur.
‘’Aşkta insanın canını en çok yakan şey korkaklıktır.’’
Kitap, yazım dili olarak oldukça basit. Bir film tadında, hatta mini bir dizi tadında diyebileceğimiz bir eser ki zaten 9 bölümlük bir komedi-dram dizisinin de çekilmiş olduğunu biliyoruz. Senaryolaştırılmaya oldukça müsait ve çok keyifli bir izlenim de verebilir. Komedi unsuru fazlaydı. Özellikle babanın bir robot olduğunu düşünürsek, aralarında geçen diyaloglar beni gülümsetti. Kemal Sunal ve Fatma Girik’in Japon İşi filmi benzerliği ise beni güldürdü.
Ama çok enteresan bir şekilde, bu kadar absürt bir hikâyede -yani babanın robot olarak geri dönmesi fikrinde- yer yer hikâyenin derinliği tarafından vurulduğumu söyleyebilirim. Kendimi duygulanırken bulduğum yerler oldu. Ama nedense bu ‘’robotumsu’’ olay, benim hikâyeden uzaklaşmama neden olmadı. Bu durumu da sevdim. Bence yazar bu dengeyi güzel kurmuştu.
‘’Korkunun, insanın aklını başından alması ne kadar ilginç.’’
Şunu düşünmeden de edemiyor insan yaşarken ya da öldüğünü duyurmadan kızının hayatını yine yoluna sokmaya çalışabilirdi, neden böyle bir yol izledi Anthony?
Bir diğer sorum ise bunca zaman sonra kızının hayatını bu kadar mahvetmiş -Evet, ben mahvetmiş olarak gördüm.- bir babayı affetmek mümkün mü?
Geç gelen özür, giden yıllar… ne önemi var ki?
‘’Ebeveynlerin ve çocukların tanışması çoğunlukla yıllar alır.’’
İnsan böyle işte: Hayatta söyleyemediğimiz onca şey var. Kimi zaman fırsat yakalayamayız kimi zaman fırsat yakalasak da bu fırsatı kaçırırız. Günün sonunda, birbirimize söyleyemediğimiz onca şeyle kaldığımız yerde kalırız.
Hayat her zaman Julia ve babası Anthony’e olduğu kadar şanslı davranmayabilir hepimize.
O yüzden bir robot beklemeden, sevdiklerimizi kaybetmeden söylememiz gereken şeyleri söyleyebilmeliyiz.
Elbette, hikâyenin arkasında bir de dram var. Julia’nın çok uzun zaman önce öldüğünü düşündüğü sevgilisinin arkasından yaktığı ağıt ve duygusal durum da kendisini kitapta gösterir. Bu da kitabın en büyük gerilimini yaşatan unsurlardan biridir.
‘’Ama o zamandan bu yana yalan söylemeyi öğrendim.
‘’Seni yeniden buldum, seni sevmekten vazgeçmedim…’’
Aynı zamanda kitap arka planda dönen tarihî olayların, kişilerin hayatında ne denli büyük kırılmalara yol açabileceğine de işaret ediyor. Örneğin Julia ve Tomas’ın, Berlin Duvarı’nın yıkılmasıyla birlikte bir araya gelmesi; bir duvar yıkıldıktan sonra iki ayrı yakada, Doğu ve Batı yakasında yaşayan iki insanın kalplerinin birleşmesi, bir toplumla beraber iki kalbin birleşmesini sembolik olarak göstermiştir.
‘’Birbirini seven iki insanın düşünceleri sonunda mutlaka kesişir derler. Geceleri uyumadan önce sık sık; sen de beni, benim seni düşündüğüm kadar düşünüyor musun acaba diye sordum durdum kendime.’’
Dünyanın farklı coğrafyalarında yaşanan büyük tarihî olayların, kişilerin bireysel hayatında ne denli derin etkiler yarattığına dair önemli tespitler sunuyor eser. Fransız yazarımız Marc Levy, bir yerde dünya siyasetine de söz söyleme ihtiyacı duymuş gibi görünüyor. Bu yüzden karakterimiz Tomas’ı Afganistan’a gönderir. Hatta Kabil’de Ruslar tarafından bırakılmış bir mayın sonucunda yaralanmasını da hikâyeye dahil eder. Tomas karakteri tam bir romantik komedilerin zeki, karizmatik ve derin erkeği gibi yazılmıştı. Özellikle Anthony'i saklarlarken yanından geçip ''Kızınız fazla gecikmez.'' sahnesini hep gülerek hatırlayacağım.
‘’Sen Batılı bir genç kız, bense Doğulu bir genç erkektim ne de olsa!’’
Dediğim gibi edebî dil olarak çok güçlü bir eser mi? Değil. Özellikle tesadüflerin çok romansı verilmesi çoğu yerde kopmama sebep oldu ama yine de öyle okunup geçilebilecek, keyifli zaman geçirilecek ve merak unsurunun da enteresan bir şekilde yüksek olduğu bir kitap olduğunu söyleyebilirim.
Kitapta özellikle çok komik bir şekilde, yazarın neredeyse hiç emek sarf etmeden, oldukça romansı -hatta yer yer basit bir romansı- bir tarzda karşılaşmalar kurguladığını söyleyebilirim. Bu karşılaşmalar gerçekten akıllara durgunluk verecek seviyedeydi. Örneğin ana karakter Tomas’ın, Berlin Duvarı yıkıldıktan sonra arkadaşı Knapp ile karşılaşması… O kadar insanın içinde, o hengâmede yalnızca ismini bağırarak bir arkadaşını bulması tamamen tesadüfi bir şekilde gerçekleşiyor ve bu durum ister istemez komik bir etki yaratıyor.
Bir diğer sıkıntılı nokta ise karakterlerin oldukça karton oluşu. Hiçbir karakterin derinliği yoktu. Herhangi bir şeyi neden yaptıklarına dair güçlü bir motivasyon sunulmuyor. Örneğin Anthony ile kızı Julia arasında çocukluktan gelen bir uzaklık meselesi var. Anthony her zaman çok çalışan bir adam; evde bir anne ve kız bırakmış biri. Ancak Anthony’nin bu kadar çalışmasının sebebi ve motivasyonu ne? Bunu bilmiyoruz. Yazar bu sorunun cevabını okura vermiyor.
Bunun dışında oldukça oryantalist ve basit bir Fransız politik bakış açısının izlerini görmek de mümkün. Yazarın genç yaşta, henüz 17 yaşındayken Kızılhaç’a katılacak kadar gözü kara bir karaktere sahip olduğunu düşünürsek, Doğu Almanya–Batı Almanya meselesine yaklaşımında da oldukça yüzeysel bir ezberin tekrarlandığını söyleyebiliriz. Fransızlarla Almanlar arasındaki tarihsel gerilim düşünüldüğünde, bu bakış açısı daha da dikkat çekici hale geliyor.
Doğu Almanya’nın basit bir şekilde “komünist” olarak etiketlenmesi ve sonrasında babanın kızını Doğu Almanya’da yaşayan bir erkekle evlendirmek istememesi, hatta birlikte olmalarına bile izin vermemesi meselesi var. Ancak yine burada da karakterin bu tutumunun arkasındaki gerçek motivasyon verilmediği için anlatı bir yerde klişe bir ezber gibi duruyor.
''-Bir komünistle devam etmek istiyordun.
(...)
-Ayrıca Doğu Alman'dı, komünist değil.
- Bu daha kötü ya, dedi Anthony Walsh.''
Yazar neredeyse her şeye değinmek istiyor. Somali’ye gitmek isteyen bir muhabir, Afganistan’a gidiş, orada yaşanan bir patlama, Doğu ve Batı Almanya’nın birleşmesi, Berlin Duvarı’nın yıkılması… Bütün bu olaylar karakterlerin birleşme noktasında büyük bir sembol ifade etmeye çalışıyor. Ancak kitaba baktığınız zaman bir yandan Amerikan kolej dizisi hissi verirken bir yandan da politik göndermeler yapmaya çalışan bir metinle karşılaşıyoruz. Bu durum açıkçası böyle bir romanda kulağa pek gerçekçi gelmiyor.
Sürekli diyaloglar üzerinden ilerlemesi de zaten romanın ne kadar basit bir kurguya sahip olduğunu gösteren önemli bir etmen. Bu yönüyle kitap, son zamanlarda sıkça karşımıza çıkan; dili sade, okuması kolay, dizi ya da film yapılması oldukça elverişli şekilde yazılmış eserlerden biri olarak değerlendirilebilir.