·224 syf.··Beğendi
···Okunma: 08 Nisan 2026 11:11 Alex Schulman, "Hayatta Kalanlar" ile bizi sadece sakin bir göl kıyısına değil, parçalanmış bir çocukluğun sarsıcı enkazına davet ediyor. Fredrik Backman’ın bu kitap için söylediği “üç kardeş için ağlayacağınız duygusal bir labirent” benzetmesi, okuma sürecini özetleyen en doğru cümle sanırım.
Kitabın en büyüleyici yanı, bir saat gibi işleyen kusursuz kurgusu. Hikaye iki koldan ilerliyor: Bir yandan günümüzde üç kardeşin gerilimli buluşmasını saat saat geriye giderek izliyoruz, diğer yandan çocukluklarındaki o travmatik yaz mevsimine doğru ileriye sarıyoruz. Bu iki zaman çizgisi, kitabın sonunda öyle sarsıcı bir noktada birleşiyor ki, taşlar yerine oturduğunda zihninizdeki resim tamamen değişiyor.
Schulman, çocuklukta hissedilen o “görünmezlik” duygusunu ve alkolün, ilgisizliğin gölgesinde büyüyen ruhların nasıl ya sertleştiğini ya da kırıldığını son derece sade ama etkileyici bir dille aktarıyor. Bu yüzden kitap bir göl kıyısı hikâyesi değil; parçalanmış bir çocukluğun enkazına yapılan bir yolculuk.
Nils, Benjamin ve Pierre… Aynı evde büyüyüp birbirine bu kadar yabancı kalabilmiş üç kardeşin sessiz savaşı, romanın en çarpıcı yönlerinden biri. Aralarındaki iletişimsizlik ve bastırılmış öfke, durgun görünen bir gölün altındaki tehlikeli akıntılar gibi; yüzeyde sakin, derinde ise yıkıcı.
İskandinav edebiyatına özgü o puslu ve soğuk atmosfer, kitabın her satırına sinmiş durumda. Okurken kendimi o göl kıyısındaki evin bahçesinde, o gergin akşam yemeklerinin içinde buldum. Özellikle Benjamin’in zihninde dolaşırken, belleğin insanı korumak için neleri silebileceğini ya da nasıl çarpıtabileceğini sorgulamaya başladım.
Finale geldiğimde ise her şeyin anlam kazanmasıyla birlikte, bir ailenin aslında nasıl "hayatta kalamadığını" görmek beni uzun süre bir duvarı izlemek zorunda bıraktı diyebilirim. Bu hikaye, zihnimin bir köşesinde uzun süre asılı kalacak.