·408 syf.····Okunma: 10 Nisan 2026 19:02 Osman Balcıgil, Yeşil Mürekkep ile sadece bir yazarın biyografisini sunmuyor; Sabahattin Ali şahsında, Türk aydınının devletle, aşkla ve kendi iç dünyasıyla olan ezeli kavgasını bir anlatıya dönüştürüyor. Romanı bitirdiğimde, Ali’nin hayatının Türkiye’nin geçmişinin bir aynası, ve bir "manifesto" metni olduğunu bir kez daha anladım.
Roman, Ali’nin Almanya yıllarına yaptığı projeksiyonlarla onun dünya görüşünün nasıl temellendiğini gösteriyor. Almanya yıllarında kısa bir Alman tarihi de görüyoruz. Hitler’in iktidar yürüyüşünün temellerinin atıldığı o yıllar, aşırı milliyetçi Alman halkı.. O satırları okurken Hitler’i, Trump’ı ve başka malum şahısları iktidara getiren halkı düşündüm.. Demokrasi böyle bir şey mi gerçekten! Ciddi anlamda bu hususun sosyolojik açıdan incelemesi gerektiğini düşünüyorum.
Neyse dönelim hikayeye…
Avrupa’nın o dönemki kaynayan kazanında, dünya edebiyatını ve sosyalizmi tanırken yaşadığı o kültürel şok, Türkiye’ye döndüğündeki "öğretmenlik" yıllarının da karakterini belirliyor. Aydın ve Konya’daki öğretmenlik günlerinde, bürokratik engeller ve "ihbarlar" gölgesinde verdiği mücadele, onun sadece bir edebiyatçı değil, bir aksiyon adamı olduğunun da kanıtı.
Balcıgil, dönemin siyasi yapısını ve İkinci Dünya Savaşı’nın Türkiye üzerindeki ağır baskısını romanın arka fonuna harika yerleştirmiş.
Romanın en zarif tarafı, Ali’nin eserlerini yazma aşamaları ile hayatına giren kadınlar arasındaki bağı kurması. Aliye Hanım’a olan aşkı bir yanda, zihnini meşgul eden platonik ya da ideolojik etkilenmeler diğer yanda... (Gerçi Aliye Hanım’a gelene kadar pek çok kez aşık oldu Ali. Bu yönüyle bana Nazım’ı hatırlattı. :) ) Kürk Mantolu Madonna’daki Maria Puder’in hangi hatıranın hayatına yansıması olduğu, Kuyucaklı Yusuf’un o sessiz öfkesinin hangi Anadolu kasabasında filizlendiği, İçimizdeki Şeytan’da kimlere nasıl göndermeler yaptığı, düşünce yapısı Balcıgil’in kurgusuyla adeta yeniden canlanıyor.
(Bu bölümde, en sevdiğim Sabahattin Ali romanı olan Kuyucaklı Yusuf’un yazılış sürecini okumak da çok keyifliydi. )
Eserde Atsız’a da değinilmiş, eskiden dost olan iki aydının dünya görüşlerinin ayrılmasıyla nasıl kanlı bıçaklı oldukları gözler önüne seriliyor. Atsız’ı sevmemekte ne kadar haklı olduğumu bir kez daha görmüş oldum.
Kitapta, hapishane koridorlarında ve mahkeme salonlarında yankılanan dostluklar da geniş yer tutuyor. Özellikle Nazım Hikmet ile olan ideolojik ve insani kader birliği, dönemin solcularının nasıl bir kuşatma altında olduğunu acı bir gerçeklikle gözler önüne seriyor. Bir yanda sürgünler, diğer yanda vatan hainliği suçlamaları arasında geçen bir ömür...
Kitapta Nazım Hikmet figürü, Sabahattin Ali’nin hayatında hem bir esin kaynağı hem de kader birliği yaptığı bir "büyük birader" olarak konumlanıyor. Nazım’ın hapishane yılları ve Ali’nin üzerindeki entelektüel etkisi, birbirlerine en zor zamanlarda destek oluşları.. Balcıgil, bu karakterler arasındaki bağ üzerinden, o dönemin aydınlarının nasıl bir "iç sürgün" yaşadığını bazen dışarda bazen de parmaklıklar ardında nasıl çürüdüğünü belgesel gibi işliyor.
Yine Aziz Nesin’le yollarının kesişmesi, Markopaşa, daha sonra Malumpaşa ve Merhumpaşa süreçlerinin anlatıldığı kısımlar keyifle okuduğum bölümlerdi.
Nazım, Aziz ve Sabahattin en sevdiklerim bir arada; hepsi benzer yollarda, benzer acılarda.. Yazarın diğer kitaplarından Celile ve Putlar Yıkılırken kitapları geldi gözümün önüne.
Bu adamlar bunu neden yapıyorlar ?
Neden diğerleri gibi olmayı reddedip rahatlarını kaçıracak işler peşinde koşuyorlar.?
Dönemin pek çok aydını belli makamlara, mevkilere gelirken, ün, para, popülarite varken neden bunu yaptınız?
Neden çenenizi, kaleminizi tutamadınız da sürgünlere, işkencelere, mahpusluğa, “vatan hainliğine” maruz kaldınız?
Tam bunları düşünürken kitap bana sorumun cevabını verdi:
“Susmak, susmayı kabullenmek, gerçekleri görüpte susarak bir hayat geçirmek de onursuzluk olurdu.” (Sayfa 374)
Günümüzü düşünüyorum da…
Onursuzluk pek bi’ moda..
Niye haklı olanın haklılığını savunmasından bu kadar rahatsızlık duyuyorsunuz?
İnsanların haklılığını savunmasında ne gibi bir beis var?
Neden bu tür konuşmalarda insanları ahkam kesmekle suçluyorsunuz?
İnsanlar düşüncelerini özgürce ifade edemedikten sonra ne anlamı kalıyor fikirlerin, felsefenin ve hatta yaşamın?
Neyse…
Osman Balcıgil, Bulgar sınırındaki o “talihsiz” sonla yüzleştirirken, aslında faili meçhul gidenin sadece bir beden değil, koca bir "vicdan" olduğunu hatırlatıyor. Eğer Sabahattin Ali’yi sadece bir hikayeci olarak görüyorsanız, bu kitap size onun nasıl bir fikir işçisi ve "tehlikeli" bir aşık olduğunu öğretecek.
O, aslında "yeşil mürekkebiyle" adalet, eşitlik ve hürriyet yazmaya çalışan, ancak bu çabasının bedelini canıyla ödeyen bir devin hikayesidir.
Bu eser Sabahattin Ali’nin susturulan sesine yeniden hayat vermiş. Edebiyatın toplumsal hafızayı diri tutma gücüne inanan her okurun kütüphanesinde bulunması gereken bir kitap.