Gönderi

Köy Enstitülerinden, İmam Hatip okullarına...
10/10
·180 syf.··
2026 15. kitabı
·
8 günde okudu
·
Okunma: 10 Nisan 2026 23:33
Türkiye tarihinin en önemli hareketlerinden biri olan Köy Enstitülerinin tarihini, oluşumunu ve etkilerini; bu enstitülerden biri olan Gönen Köy Enstitülü Fakir Baykurt’tan dinlemek, keyifli olmasının çok ötesinde, samimi ve objektif bir perspektif sunuyor. Osmanlı’nın yıkıntılarından tekrar ayağa kalkmak, güçlenmek; daha doğrusu yeniden dirilmek isteyen Türkiye’nin bunu gerçekleştirmesi çok zordu. Hem yöneticiler hem de halk bunun farkındaydı. Çünkü Osmanlı’dan geriye, yoksullukla ve yorgunlukla debelenen bir toplum kalmıştı; tam anlamıyla bir karanlığın içindeydi. Sorun net ve ortadaydı. Peki, ne yapmak gerekiyordu? Çoğunluğu köylerde yaşayan, yoksul ve eğitimsiz olan bu toplumu nasıl ayağa kaldırmalıydı? Dönemin Millî Eğitim Bakanı Hasan Âli Yücel ve o zaman bürokrasinin içinde aktif olarak görev yapan İsmail Hakkı Tonguç, bu soruların cevaplarını bulup uygulamak için kolları sıvadılar. Çünkü köylünün ayağa kalkması, genç Cumhuriyet’in ayağa kalkması demekti. O hâlde reçete belliydi: Cahilliği ortadan kaldırmak ve köylüyü her anlamda üretken kılmak. Sahaya inen İsmail Hakkı Tonguç, eğitimi sadece okuma yazma öğretmekten ibaret görmüyordu. Tonguç’a göre okuma yazma, bunun sadece küçük bir parçasıydı. Önceleri “eğitmen kursları” adı altında, askerliğinde onbaşı veya çavuş olarak görev yapan kişilerin altı aylık kurslarla eğitilip köylerine gönderilmesi ve oradakilere okuma yazma öğretmesiyle girişilen bu çaba yeterli olmuyordu. Bunun yanı sıra, şehirdeki öğretmenlerin köye ayak uyduramamaları ve geri dönmeleri, Tonguç ve arkadaşlarını düşündürüyordu. Daha kalıcı ve sağlam temelli bir model lazımdı. Tarihler 17 Nisan 1940’ı gösterdiğinde, bir yasa ile Köy Enstitüleri kuruldu. Peki, neydi bu Köy Enstitüleri? Önceki girişimlerden çok daha farklıydı. Sorunun çözümü köylerin içindeydi, toplumdaydı; çözüm oralıydı, oraya özgüydü… Bu çözüm, üretime dayanıyordu: İş içinde eğitim, yaparak öğrenmek, öğretilen bilginin hayattan kopuk olmaması ve bilginin kendini ait olduğu yerde var etmesi, Köy Enstitülerinin özünü oluşturuyordu. Tarlada ürettikleriyle beslenen, içinde barındıkları yapıları inşa eden, kendi suyunu ve elektriğini o yapılara taşıyan bir sistemle eğitim gören öğrenciler; üretimin her alanında aktif kalmakla kalmayıp, köylülerle de iş birliği içinde onları üretime katıyorlardı. Üretimin temel taşı olan tarımın en verimli şekilde nasıl yapılması gerektiği, bu iş birliği sayesinde öğreniliyordu. Köy Enstitüleri sayesinde halk bilinçleniyor, bilgi sahibi oluyor; başkasına bağlı olmadan kendi üretimini yapabiliyordu. Bu güzel ilerleme elbette birilerini rahatsız edecekti. Nitekim, enstitüler kurulduktan kısa süre sonra buna karşı çıkanlar oldu. Peki, kimdi bunlar? Yıllardır köylüyü cahil bırakıp onları sömüren, onların sırtından geçinen toprak sahipleri ve onların yönetimdeki türevleri… 1946 sonrası gelen çok partili yönetim ve bu toprak sahiplerinin destekledikleri partinin yönetime geçmesi, ayrıca bu yönetimin enstitüleri kapatma vaadi; 1951’de maalesef Köy Enstitülerinin kapatılmasıyla sonuçlandı. Bugün de olduğu gibi, dün de Türkiye’de güzel, yararlı ve halkın lehine olan hiçbir şey cezasız kalmıyordu… Öğrettiklerini uygulayan; üretim temelli; öğrencilerin birbirlerini ve enstitülerdeki yöneticileri rahatça eleştirebildikleri, eleştirilenlerin ise bu eleştiriyi hazmedebildikleri; eleştiri kültürünün egemen olduğu; genel kültür alanlarında okumaların zorunlu tutulduğu; yerli kültürlerin oluşturulmasının yanında farklı kültürlerin de öğrenildiği; marangozluk, demircilik gibi mesleki eğitimlerin yerinde, yaparak öğretildiği bir eğitimden… Kuru bilgilerin birbirini tekrarlamaktan öteye geçmediği, temeli ezbere dayanan ve herhangi bir üretimin olmadığı; mesleğe dair bilgilerin sadece teoriyle sınırlı kalıp pratiğe dair hiçbir içeriği olmayan bir eğitime… Bir halkı uyutmak, bilinçsizleştirmek, itiraz edemez hâle getirmek, haklarından bihaber bırakmak için o toplumu eğitimsiz bırakabilir ya da Türkiye’de yapıldığı gibi niteliksiz, ezbere dayalı bir eğitim sistemi dayatılabilir. Sonucu söylememe gerek yok sanırım… Biz hâlâ üniversite, İmam Hatip okulları ve mezun sayılarıyla övünmeye devam edelim. Ne diyeyim… Yazık… Beş gün sonra kuruluşlarının 86. yılına gireceğimiz Köy Enstitüleri için söyleyeceklerimiz, yazılanlar hiçbir zaman bitmeyecek. Çünkü onlar fiilen bitmiş olsa da hâlâ çoğumuzun hayali, öyle bir eğitim sistemi. Bir gün ülkemizi yeniden o üretimin içinde görür müyüz? Keşke gönül rahatlığıyla “evet” diyebilsem. Ama biz yine de hayal etmekten vazgeçmeyelim… Son olarak, kitaptan bir alıntıyla incelememi sonlandırmak anlamlı olacaktır. Enstitülerde iş eğitimi uygulanırdı. O bir " yaratıcı iş" eğitimi idi. Hakkı Tonguç'a göre öğrenciye yaptırılacak iş önce onun kafasından, sonra elinden çıkacak. Temrin olmayacak. Gerçek işin küçük bir modeli olmayacak; yapıldıktan sonra yıkılan, çöpe atılan türden iş değil, kullanılan, yararlanılan, yaşanılan gerçek iş olacaktır. Toprağı işleyerek yetiştirdiğin ürünü yiyeceksin. Yaptığın yapının içinde çalışacak, uyuyacaksın. İçeceğin suyu, aydınlanacağın elektriği üreteceksin. Giysilerini dikeceksin. Fırını, mutfağı, kitaplığı işletecek ve sadece kendini değil, çevreyi temizleyeceksin.(syf:140)
Unutulmaz Köy EnstitüleriFakir Baykurt · Literatür Yayıncılık · 2016785 okunma
·
41 Gösterim
Yorumlar
Yorum yapabilmeniz için giriş yapmanız gerekmektedir.