Bu kitap, bizi sadece dünyevi bir hikâyeye değil, sınırların ötesinde bir varoluş çabasına davet ediyor. Hikâye, Vatana gezegeninden dünyaya özel bir görevle gönderilen minik Aya ile başlıyor. Bu başlangıç, aslında kitabın fantastik dokusunun ve mistik anlatımının ne kadar geniş bir evrene yayıldığını gösteriyor.
Okumaya başladığımda fantastik bir roman okuyacağımı düşünmüştüm, ama ilerledikçe oldukça derin bir kitap olduğunu farkettim.
Romanın merkezinde, geçmişin izlerini taşıyan Zeynep ve Okan var. Zeynep, kaybettiği evladının acısını sinesine çekmiş, insanların duygularını sözcükler olmadan sezebilen, mistik bir derinliğe sahip bir öğretmen. Okan ise lise yıllarından beri kalbinde taşıdığı Zeynep’i hiç unutmamış, yıllar sonra bir tesadüfle onunla yeniden karşılaşan başarılı bir iş adamı. Ancak bu karşılaşma sadece nostaljik bir aşk hikâyesi değil. Rüyaların, işaretlerin ve toplumsal felaketlerin gölgesinde şekillenen devasa bir yapbozun parçası.
Bazı noktalarda Okan'a çok üzüldüm. Duygularını ve acısını derinden hissettim. Kendini bulma yolculuğunda, fedakarlıkları beni çok etkiledi.
Kitabın sonlarına doğru Zeynep hakkındaki gerçekler beni oldukça şaşırttı. Kitabın geri kalanını büyük bir ilgiyle okudum.
Yazarımız, kurguyu oluştururken oldukça cesur davranmış. Tek bir yola bağlı kalmak yerine; fantastik ögeleri, mistik atmosferi ve yer yer tasavvufi dokunuşları iç içe geçirmiş. Bu biraz karmaşık görünsede kitap bize, aslında hayatın dış etkenlerin kontrolünde olmadığını, kaderimize dokunduğumuz o anın yapamam yerine yaparım dediğimiz an olduğunu hatırlatıyor.
Bu roman, sadece bir aşk hikâyesi ya da bir bilim kurgu değil; insanın kendine ne kadar izin verdiğiyle, seçimlerimizin ve inancımızın hayatımızı nasıl şekillendirdiğiyle ilgili sarsıcı bir ayna adeta. Kendi içindeki anahtarı bulmak ve küllerinden yeniden doğmak isteyen her ruhun bu yolculukta bulacağı bir parça olduğunu düşünüyorum.