Puan vermedi·464 syf.··Beğendi
· Tam bir duygu kasırgasıydı bu kitap… Kalp kırıklıkları, özlem, pişmanlık derken sayfaların arasında dolaşırken insanın kalbi de hikâyeye tempo tutuyor. Hani bazı kitaplar vardır, hızlı akmaz ama bıraktığı his derindir… işte tam olarak öyle. Özellikle diyaloglar, o iki karakterin arasındaki ince ince işlenen bağ… okurken fark etmeden içine çekiyor.
Alaska’nın soğuğuna rağmen sıcacık bir hikâye bu. Wren’in inatla bağlı olduğu hayatı, Susan’ın yıllar önce verdiği zor karar ve aradan geçen koskoca 24 yıl… Ve sonra bir telefonla değişen her şey. Calla’nın hiç tanımadığı babasına doğru yaptığı o yolculuk sadece bir mesafe değil, adeta geçmişle yüzleşme.
Calla’nın Alaska’ya alışma süreci, o yabancı coğrafyada kendine yer açması, insanların sıcaklığı… ve tabii ki Johan. İlk karşılaşmada sinir eden ama sonra kalbin kapısını zorlayan o klasik ama asla sıkmayan karşılaşma… içimi ayrı ısıttı.
Ama beni en çok vuran neydi biliyor musun? Baba-kız bağı. Aradaki yılların, kaçırılmış anların, söylenmemiş sözlerin ağırlığı… Buna rağmen yeniden kurulan o bağ. Bir de Calla’nın üvey babası Simon’la olan ilişkisi… O kadar gerçek, o kadar sağlam ki… insan “aile” kavramını yeniden sorguluyor.
Bu hikâye bana şunu hissettirdi: Bazen geç kalınır… ama tamamen kaybedilmiş sayılmaz. Ve bazı mesafeler kilometreyle değil, kalpte ölçülür.
Serinin devamında aynı karakterlerle yola devam edecek olmak? İşte orada kalbim minik bir takla attı. Çünkü ben bu hikâyeden kolay kolay kopamayacağım gibi görünüyor.