Paulo Coelho’nun Veronika Ölmek İstiyor romanı, hayatın anlamı ve ölüm gibi oldukça derin felsefi meseleleri ele alma iddiasıyla başlıyor. Ancak ne yazık ki daha en başından itibaren bu sorgulamalar bana güçlü ve ikna edici gelmedi.
Veronika’nın intihar kararı, varoluşsal bir boşluktan doğuyor gibi sunulsa da bu boşluk yeterince temellendirilmiyor. Karakterin iç dünyası derinlemesine işlenmediği için, yaptığı seçim de felsefi bir sorgulamanın sonucu gibi değil, daha çok yüzeysel bir bunalımın ürünü gibi duruyor. Bu da okur olarak karakterle gerçek bir bağ kurmayı zorlaştırıyor.
Ayrıca romanın kurgusu da oldukça öngörülebilir. Veronika’nın aslında ölmeyeceği ve doktorun ona yalan söylediği fikrini daha en başta sezmek mümkün. Bu durum, hikâyenin ilerleyen kısmında yaratılmak istenen etkiyi zayıflatıyor ve finali sürpriz olmaktan çıkarıyor.
Kitapta en anlamlı bulduğum nokta, ölüm düşüncesinin insanı hayatın anlamı üzerine düşünmeye yöneltmesiydi. Ölümle yüzleşmek, her şeyin geçici olduğunu fark ettiriyor ve bu farkındalık gerçekten güçlü bir düşünsel kapı aralıyor. Ancak tam da bu noktada romanın derinleşmesini beklerken, anlatı oldukça yüzeysel bir yöne sapıyor. Çünkü asıl mesele burada başlıyor: Eğer her şey geçiciyse insan ister istemez “geçmeyen”in ne olduğunu sorgular. Bu, romanın açtığı en kıymetli soruydu. Fakat kitap bu soruyu derinleştirmek yerine oldukça basit ve bana göre yetersiz bir cevapla yetiniyor.
Sonuç olarak, Veronika Ölmek İstiyor derin bir felsefi tartışma vaat etmesine rağmen bu potansiyeli gerçekleştiremeyen, yer yer yapay kalan ve beklentimin altında bir roman oldu.
Bir diğer deyişle kısaca; Bu adamın olayı ne? Neden bu kadar abartılıyor? Simyacı'yı da hiç beğenmemiştim bunu da beğenmedim, çok büyük varoluşsal sorgulamalar barındıran konular ancak bu kadar geçiştirilebilirdi. Veronika'nın varoluş amacı şeymiş, esas oğlanın resim yapmasına katkı... Peki. :)