·440 syf.····Okunma: 16 Nisan 2026 20:50 Uzun zaman sonra beni bu kadar uykusuz bırakıp, saatlerce başında tutacak kadar sürükleyici bir kitap okumanın hazzı içindeyim. Belki de bu yüzden, zihnimde dönüp duran düşünceleri yatıştırmanın ve anlatma arzusunu dindirmenin yazmaktan başka bir yolunu bulamadım :)
‘Annemin Uyurgezer Geceleri’ ilk bakışta bellek, unutma/hatırlama ve aşk temaları üzerine kurulu bir anlatı gibi görünse de derinlerde çok daha sert bir gerçekliği barındırıyor: aşk kisvesine bürünmüş bağımlı kadın-erkek ilişkilerini; anne-kız, yeni-eski gibi ikilimler üzerinden iktidar oyunlarını; zamanla değişen toplumsal yapıdaki erozyonu, akademik yozlaşmayı ve ataerkil düzenin kökleşmiş yapısını. Erkeklerin yokluğuyla şekillenen üç nesil kadının dünyasına zamanda ileri-geri sıçramalarla tanık olduğumuz ince ince işlenen çok katmanlı bir hikaye bu.
Anlatıcımız, ellili yaşlarında köklü bir üniversitede iktisat profesörü olan Şehnaz. Ancak hikaye; annesi Ayhan Hanım’ın uyurgezer geceleriyle değişen hayatını odağına alarak bizi otuz küsur yıl öncesine götürüyor. Aile sırlarının birer birer ifşasıyla derinleşen bu yolculukta, köklerin çok daha gerisine uzanıyoruz: Kendini bir Osmanlı paşasının kızı olarak tanıtan anneanne Şehval Hanım ve aynı paşaya çok küçük yaşta beşinci eş olarak verilen ‘deli bozuk’ Esme’nin hayatlarına da tanıklık ediyoruz.
Ayfer Tunç bir söyleşisinde erkeklerin yıllardır hakim olduğu toplum sisteminin 'kadınların kemikleri üzerinden ilerlediğini' belirtiyor. Kitap boyunca, kadın olmanın beraberinde getirdiği toplumsal gerçekleri ve bu gerçekliğin ortasında kadınların verdiği var olma mücadelesini tüm gerçekliğiyle görüyoruz. Paşanın ölümüyle küçücük kızıyla sokakta kalan Esme’nin yaşama tutunmak için bir kocadan başka seçeneğinin olmayışı, dönemin koşullarının dayattığı trajik bir sonuç. Beraberinde yaşanan olaylar karşısında Şehval Hanım’ın delirmek yerine ‘unutmayı’ seçmesi ve kendine sıfırdan bir geçmiş inşa etmesi, aslında hayatta kalmayı mümkün kılan bir savunma mekanizması. Bir Cumhuriyet öğretmeni olan Ayhan Hanım’ın disiplinli, örnek, yardımsever ve ahlaklı tavrı hem döneminin hem de mesleğinin ona kazandırdığı sarsılmaz bir kimlik. O da annesi gibi bazı sırları ‘unutmaktan’ yana tavır sergilese de saklanan her gerçeğin bir gün ortaya çıkma huyu, onu uyurgezer gecelerinde savunmasız yakalıyor. Şehnaz’ın ‘unutamamakla’ ilgili derdi ise annesini uyurgezerken yakaladığı ilk geceye dayanıyor. Gündelik hayata dair en küçük detayları bile en ince ayrıntısına kadar hatırlayan Şehnaz’ın zihni, sıra aile sırlarına gelince tuhaf bir savunma sergiliyor. Ortaya saçılan gerçeği görmezden geliyor ve hatırlamamayı seçiyor, ta ki annesinin uyurgezerliği dört yıl sonra ikinci kez nüksedene kadar. Zira bir sırrı taşımak, hele ki o gerçek insanın kendi var oluş hikayesiyle doğrudan ilintiliyse, taşınması en güç yüklerden biri.
Ayhan Hanım’ın ‘disiplinli’ maskesinin altındaki sarsıntı, aile içi travmaların nasıl kuşaktan kuşağa devrolduğunun en somut göstergesi. Bu mirasın günümüzdeki en görünür ve yıkıcı yansıması ise Şehnaz’ın okuldan hocası olan evli E. ile otuz yıl sürdürdüğü; akademik hiyerarşinin gölgesinde şekillenmiş, bağımlı ve sancılı ilişkisi.
Kadınların baskın olduğu bu hikayede erkekler de bir o kadar mevcut; ölü, diri ya da sadece birer anı olarak tüm bu kadınların merkezinde duran, hayatlarını tayin eden erkekler… E. de onlardan biri. Daha ilk sayfalarda karşımıza çıkıyor. Evli ve kendinden yaşça büyük olmasına rağmen Şehnaz, onunla olan ilişkisini otuz yıl sürdürüyor, hem de toplumsal normlara tam anlamıyla kafa tutarak, hiç kimseden çekinmeyerek. E.’nin gerçek ismini hiçbir zaman öğrenemiyoruz ama buna da gerek yok sanırım. Çünkü, o ataerkil düzenin güçle bağdaştırılan isimsiz ve sarsılmaz temsili. Ayfer Tunç da "ona bir isim verseydim, tam anlamda spesifik bir karaktere dönüşecekti, bunu istemedim" diyor zaten. Dışarıdan bakıldığında hayranlık uyandıran, karizmatik ve saygın bir maskenin altında yatan E.’nin narsistik ve bencil kişiliğini her yerde görmek mümkün zira. Şehnaz’ın E. ile olan bağı, tıpkı ‘Sex and the City’ dizisinde Carrie’nin vazgeçemediği ve adını dizi boyunca öğrenemediğimiz Mr. Big’i ya da ‘Uğultulu Tepeler’de Catherine’nin tüm zalimliğine rağmen kopamadığı Heathcliff’i gibi, edebiyat ve sinemanın o vazgeçilemeyen narsist arketiplerini hatırlatıyor. Örnekleri gerçek hayattaki muadilleriyle çoğaltmak da mümkün tabii. Bu ve benzeri asimetrik ilişkilerde hayran duyulan, iktidarı elinde tutan ve olayları daime kendi lehine çeviren eril figür maalesef. Tüm kadın karakterler gibi Şehnaz ise, kendi güçlerinin farkına varamayan, sürekli kendilerini haksız bulan ve bu adaletsiz çarkın içinden çıkamayan karakterler olarak bu asimetrik düzenin birer parçasına dönüşüyor.
E. ile birlikte varlığını iliklerimize kadar hissettiğimiz bir diğer kadın karakter ise eşi Eyşan. Eyşan’ın E.’nin hayatı üzerindeki etkisine ve kapladığı alana yalnızca Şehnaz’ın son derece öznel düşünceleri yoluyla ulaşabiliyoruz. Onun gerçek karakterini, iç dünyasını ya da E. ile kurduğu ilişkiyi hiçbir zaman tam olarak öğrenemiyoruz. Eyşan bizim için Şehnaz’ın zihnindeki o ‘bilinmez öteki’ olarak kalıyor. Oysa Eyşan, Şehnaz’ın kendi hayatı ve konumunu tanımlarken sürekli çarpıştığı, sessizliğiyle bile kendini her adımda hissettiren, hikayenin en etkili yan karakterlerinden biri.
Şehnaz’ın ve E.’nin toplumun kültür, eğitim ve entelektüel bakımdan en üst basamaklarında yer alan bir sınıfına mensup olmaları, Ayfer Tunç’un bilinçli bir tercihi olduğunu düşünüyorum. Bu tercih, günümüz ataerkil gücün sadece alt sınıflara mahsus kaba bir olgu olmadığını, aksine aydın kesimlerde de şekil değiştirerek, ince ve sinsi bir biçimde hüküm sürmeye devam ettiğini kanıtlar nitelikte.
Şehnaz’ın ve E.’nin akademide çalışan saygın birer hoca olarak konumlanmaları ise arka planda akademik yozlaşmanın ve çürümenin yıllar içinde nasıl gerçekleştiğini gösteren keskin bir ayna. Her ikisi üzerinden, entelektüel birikime sahip isimlerin yerini biat kültürüne terk edişini ve bilginin üretildiği en üst kurumların içten içe çürümesini izliyoruz. Akademinin içinden biri olarak böyle olmadığını iddia etmeyi çok isterdim, lakin değil. Hiçbir zaman tam olarak desteklenmeyen akademisyenlerin günümüzde maddi geçim bakımından zorluk çekiyor olmaları ise konuşulması gereken başka bir mevzu.
Her bakımdan kusursuz bulduğum, kimi kesim tarafından pek de sevilmediğini gördüğüm bu kitabı ben bir ‘kadın’ olarak çok ama çok beğendim. Hemcinslerimin anlatılmadığı, aksine erkeklerin var oluş sancılarının ve dertlerinin anlatıldığı hikayeleri dinlemeyi ve okumayı çok isterdim oysa ki. Lakin, günümüz ve geçmişin pek de temiz olmayan gerçekleri biz kadınları hala bu tarz kitapları sevmeye zorluyor. Umarım gelecek bize farklı konuları da sevdirir.
İyi okumalar!