·88 syf.····Okunma: 18 Nisan 2026 18:46 Claire Keegan’ın kaleminden çıkan bu kitap İrlanda edebiyatının
ne kadar sarsıcı olabileceğini gösteriyor. Keegan öyle güzel yazmış ki; hayatımızda bir çok kimsenin dikkatini çekmeyen, küçük görünen ama küçük şeylerin bile ne kadar değerli olduğunu, 84 sayfacık bir kitapta dolu dolu ve insanı hiç sıkmadan aksine derin derin düşündürerek, en önemlisi de kendi toplumundaki sarsıcı bir olayı kaleme alarak bir çok dilde çevrilen bu kitabıyla gün yüzüne çıkarmış olması. Aynı zamanda Böyle Küçük Şeyler, bir Noel arifesinde ve kışın tam anlamıyla yaşandığı bir zamanda geçiyor. Kitabı Nisan ayında okumama rağmen Böyle Küçük Şeyler’de geçen kışı; New Ross Kasabasını ve esnaflarını, kadabadaki çocukları, Barrow nehrinin o buz gibi soğuğunu adeta ordaymışçasına yaşadım.
Hikayenin merkezindeki Bill Furlong, modern dünyanın unuttuğu o saf vicdanın ve iyiliğin yaşayan bir örneğiydi. Kendi babasız olmasının yarattığı o görünmez boşluğu, başkalarına şefkat göstererek doldurmaya çalışan, iyi kalpli bir aile babası olan, etraftaki önyargıların aksine kızlarına hep değer veren (bir çok toplumda kız çocuğunun maalesef ki evlattan sayılmaması gerçeği. .), emeğiyle kıt kanaat geçinen fazla kazanmayan ama ruhu çok daha zengin olan çok çalışan ve yardımsever bir adam. Maddi imkanları kısıtlı olmasına rağmen, iyiliği bir "tercih" değil, bir "zorunluluk" olarak görmesi onu gerçek bir kahraman yapıyor bence. Küçükken, Noel babanın ona bir çiftlik yapbozu getirmesinin hayalini kuran ancak bunu isteyecek kimsesinin olması, büyüdüğünde ise David Copperfield’da teselli arayan o naif ruhun, Magdalene Çamaşırhaneleri’nin ördüğü o devasa duvarlara tek başına kafa tutması çok etkileyiciydi.
Annesinin adıyla da benzerliği olan çamaşırhanede esir kalmış bir çok kızdan biri olan; kızlarıyla hemen hemen aynı yaştaki Sarah’a herkes sırtını dönerken, kendi konforuna sığınırken, Furlong’un o "susturamadığı iç sesini” dinlemesi, dinin ya da kimliğin ötesinde, sadece insan olmanın sorumluluğunu hatırlatıyor.
Bu kadar ince bir kitabın, Avrupa’nın karanlık geçmişinden bugünümüzün bireysel vicdanına kadar bu denli dolu dolu olması ve o dönemden tüm zamana bir çok insani yönden köprü kurmasının mucize olduğunu düşünüyorum.
Kitap bittiğinde zihnimde asılı kalan o soru aslında hepimiz için geçerli: Yarın bir gün aynaya baktığımızda, susturduğumuz vicdanımızın gölgesiyle mi yoksa Furlong gibi bedel ödemeyi göze almış bir ruhun aydınlığıyla mı karşılaşacağız?