·96 syf.····Okunma: 19 Nisan 2026 11:24 "Sonunda öldürürüz annelerimizi çünkü artık yalan söylemek istemeyiz."
Bu kitabın başlangıç cümlesi okur okumaz içine çekti. Kabul ediyorum.
Margit Schreiner’in Ayrılık Üçlemesi’ni oluşturan eserlerinden ilki olan Sevmek Dedikleri kitabı; “Ölüm”, “Düğün” ve “Bir Doğum” olmak üzere üç ayrı öyküden oluşuyor.
İlk öykü olan “Ölüm”de, 83 yaşında olan annesinin hem hastalık sürecini hem de annenin kendisinde bıraktığı izleri, tüm çocukluk anılarını hatırlayarak anlatıyor. Annesi hasta, evet; ama şunu itiraf etmek isterim ki bu aynı zamanda bir restleşme de…
Buna tekrardan geri döneceğim. Yani ilk kurguya öncesinde… Hikâyenin anlatıcısı birinci tekil anlatıcı. Böyle olması, kurgudan hem keyif alma nedeni oluyor hem de kurguların inandırıcılığını artırıp içinden çıkamama sebebiniz hâline geliyor.
Şunu kabul etmekte de fayda var ayrıca: Hangimiz “sen haklıydın anne” evresine giderken, önce annemizin bizi anlamadığını söylemeyiz ki? Her şeyin nedeni, annemizin bize olur olmaz kurallar sıralayıp durmasıdır. Bu da yetmezmiş gibi, bir kızın kendini tanırken o ilk ergenlikte regl olmasıyla yaşadığı duygusal yıkımlar vardır. Önce regl bir yük gibi gelir, ardından ilk cinsellik deneyimleri… Bunları keşfeden küçük kızımız, ilk genç kızlık yolculuğunda devamlı olarak sevgi ve aşkı sorgular.
Özellikle son öykü olan “Bir Doğum”da, sevdiğim bir alıntı diyemem ama bana oldukça haklı gelen bir ifade vardı. Bir kadının sevmek ve aşk için içinde bir dünya yetiştirmesi ve o dünyayı dünyaya getirirken yaşadığı en acı duygu geçişleri, ağrılar ve bekleyiş anları mükemmel anlatılmıştı:
“Müthiş bir güç hissediyorum, onca zaman sonra birdenbire nereden geliyor bu güç…”
Anne ve kadın olmak… Bizlerin hissettiği şeydir bu, onca çektiğimiz acıya rağmen.
Ne demiştim; aşk için söylediği şu satırlar da etkiledi tabii:
“Ve ne zaman birinin bana âşık olduğu duygusuna kapılsam, benim de ona âşık olduğumu sanıyorum hemen.”
Bir şeylere “hayır” diyene kadar, öğrenene kadar yıkılıp tekrardan zümrüdüanka gibi doğuyoruz; oluyor da…
En eğlenerek okuduğum öykü “Düğün” oldu. İlk öyküyle bağlantısı vardı. Annenin ölümünden sonra bir düğüne davet edilen kadın, kendi gözünden anlatıyor. Sanki bu kısmı okurken onun karşısına geçip düğünden soğuyan, bu sistemi anlamayan, hatta “ne oldu evlendin de?” diyen kadınlar olur ya, hani; öyle gibiydi :) Valla tespitlerinde de haksızdı diyemiyorum.
Bazı kısımlar hatta şöyle:
“Oyunun konusu, yani iki insanın umutsuz aşkına dair karmaşa…”
“Bu ülkede insanlar düğünlere bizden daha fazla para harcıyorlar.”
Klasik düğün rutinleri akışında akarken, karakterin de aklına hayali bir erkek ilişiyor. Buralar çok güzeldi; içsel monologlar hoş olmuştu. Hangimiz —ya da hangi kadın— bir düğünde “acaba nasıl olmalı şu mükemmel adam?” diye düşünmez ki :) Tamam tamam, düşünmüyoruz…
Yine de şu alıntıyı bırakayım size:
“Çünkü sen bir icattan, meleksi bir hayalden, bir görüntüden başka bir şey değilsin. Yani bana aitsin. Kimse seni görmese de. Hadi, ver elini bana. Bize bir geçmiş ve bir gelecek uyduracağım.”
Evet, sonrasında yine evliliğe dair sözleri tebessüm ettirmeye devam etti:
“Evet,” dedi adam, “söylendi ve bitti. Hüküm verildi. Geri dönüşü yok. Sonuç: Suç ve Ceza. Topumuzu çarmıha.”
Annenin hastalığı ile başlayan bu kurgunun, yani hüzünlü ve bir hesaplaşma ile başlamasının “Düğün” ile dağıtılması hoştu. Yine de anlatıcı geriye dönüp hatırlatmayı ihmal etmedi. Bir ölü kalır çünkü geriye; ondan kalan ne varsa çöptür, herkes bilir bunu. Ve sanki ölmek değil de arkamızda bırakacağımız eşyalara ne olacağı sorusu da bazen gelir, yerleşir aklımıza.
Bu kitap için, üçlemesi için beklentim yüksek değildi aslında; hatta bir beklenti içinde de değildim. Sanki bu kitabı anlamak için biraz büyümüş olmak gerek. Ama bir kadın eline alınca önce 10 yaşına götürüyor, sonra 15’li yaşlara, ardından 30’lu ve en son 40’lı yaşlarda bırakıyor. Bu tecrübelerin dile dökülen hâli de okunmaya değer.
“Hayat çok tuhaf. Neredeyse ölüm kadar tuhaf. Daha dün on yaşındaydım.”
Ve final cümlesi..
Etkiledi.
Keyifliydi. Bir bakın derim.