Gönderi

Yokluğun Sesi
Uzun süredir görüşmediğim arkadaşımın paylaşımlarını gördüm. Sürekli aynı yere çıkan cümleler vardı: “Annenizle vakit geçirin.” “Babanızla vakit geçirin.” “Saçma sapan işlerinizi bırakın.” “Fotoğraflarını çekin.” “Yanlarında olun.” Sonra sordum: “Hayırdır, ne oldu?” O da dedi ki: “Sen bilmiyorsun galiba. Benim annem vefat etti.” Ben başsağlığı diledim. Telefon kapandı. Ama bazı konuşmalar, telefon kapanınca bitmiyor. Asıl ondan sonra başlıyor. İnsan, başkasının acısını duyunca önce susuyor. Sonra kendi hayatının içine dönüp bakıyor. Sonra da utanıyor biraz. Şükretmenin bile utançla karıştığı anlar vardır. “Benim annem var,” dedim içimden. “Babam var.” Sonra bu cümleyi kurabildiğim için sevindim, kurmak zorunda kaldığım için de üzüldüm. Sonra eskileri hatırladım… Birkaç ölüm gördükten sonra, galiba ben kaybetme korkusunu çocukken öğrendim. Gece kalkıp annemle babamın nefesini dinleyen çocuklardan oldum ben. Kulak kesilip yaşadıklarına emin olmaya çalışan, uykuyu bile onlardan gelecek bir sessizlik yüzünden tam uyuyamayan çocuklardan. Bazı korkular, insanın büyümesiyle geçmiyor. Sadece boyu uzuyor, sesi kalınlaşıyor, yüzü değişiyor; ama korkusu aynı korku olarak içinde oturuyor. Sevdiklerini kaybetme korkusu. Dünyanın en acılarından biri. Çünkü ne zaman geleceğini söylemiyor. Çünkü geldiğinde seni hazırlıksız yakalıyor. Çünkü senden sadece bir insanı almıyor; onunla birlikte sesini, alışkanlıklarını, evdeki yerini, bakışını, seni çağırış biçimini de alıyor. İnsan, ölüme belki bir yerden sonra akıl olarak razı oluyor. Ama yokluğa kim razı olabilir? Bir annenin yokluğuna hangi sandalye alışabilir? Bir babanın yokluğuna hangi kapı sessiz kalabilir? Ev dediğimiz şey, biraz da onları bir odadan ötekine taşırken çıkardıkları ses değil miydi zaten? Sonra bir gün o ses çekiliyor evden. Ve insan anlıyor: Ölüm, yalnızca bir insanın ölmesi değil; bazı eşyaların da bir daha asla aynı anlamı taşımamasıdır. Taşıyamaması ….
Alıntı
·
15 Gösterim
Yorumlar
Lütfen giriş yapınız.