Yaklaşık 8 günde bitirdiğim bir roman. Roman, Fransız yazar Romain Rolland'ın öz hayat hikayesiyle başlıyor. Yazar çok yönlü, Nobel ödüllü, özel hayatı ve edebiyata yaptığı katkıları okuyunca açıkça ifade ediyorum, kitaptan çok yazara hayran kaldım. Özellikle biyografi alanında eserler vermiş. Yüce Tolstoy'a olan hayranlığı ve mektuplaşmaları etkileyici. Aynı dönemde yaşamışlar, tabiki Romain Rolland genç yaşında iken Tolstoy çok yaşlı ve ünlü biriymiş, yüzyüze gelmeden birebir mektuplaşmışlar. Tolstoy'un insan eksenli düşüncelerini almış, bu yazdığı romana da katkı sunmuştur. 1915 yılında aldığı Nobel ödülünü de gerekçesini komite, insan odaklı yazdığı için diye belirtiyor.
Gelelim romanımıza: Bir aile, (isimleri yazmayacağım, Christophe hariç, içerik ve tema daha önemli) Almanya Ren şehri kıyısında yaşıyor. Büyükbaba var, anne baba, üç kardeş, en büyüğü romanın baş kahramanı Christophe var.
Aile fakir ve aslında mütevazi bir aile, sanatkar bir aile, baba tiyatro oyuncusu oradan geçimini sağlıyor, fakat maddi imkansızlık aileyi zorluyor.
Baba sanatçı fakat alkolik bir kişi, günlerce eve sarhoş gelip aileye keder oluyor. Eşi, babası ve hanımı ve küçük Christophe bunu hep hissediyorlar, çok üzülüyorlar. Ellerinden bir şey gelmiyor.
Aslında baba özünde şefkatli ama, alkolik haliyle aileye sert davranıyor. Hele eşi Louisa ne kadar üzülüyor, ağlıyor günlerce, büyükbaba hep teselli ediyor, hatta oğlundan dolayı keşke bununla evlenmeseydin dahi diyor.
Günler akar gider, Melchior(baba) akşamları tiyatro, gece geç vakitler sarhoş eve gelmeler, zavallı Louisa korkuyla onu bekler, büyükbaba Jean Michel de teselliyle torunları ve gelinine destek olur.
Baba Melchior'un bu sorumsuz hayatı Christophe de nefrete dönüşür, ölmesini bekler, kurtulmak ister. Annesi Louisa ile olan duygusal yakınlığı, onu şefkatle bağrına basması, teselli bulması, aralarındaki duygusal monologlar beni ağlattı desem yeridir.
Gün gelir, büyükbaba ölür, sonra baba Melchior bu sorumsuz hayatın girdabında bir gece eve gelir kapıdan girer girmez yere yığılır ve ölür.
İstemekle olmak farklıdır ya, Christophe ölmesini isterdi ya; şimdi ölümün soğuk yüzüne bakınca ağlıyordu, keşke ölmeseydi diyordu. Hem büyükbaba hem baba Melchior ölümüyle ailede kırılma başlıyor. Christophe 11 yaşlarında, o da aileden gelen etkiyle müzik tutkunu, anne Louisa bir işletmede işçi olarak çalışmak zorunda kalıyor. Evlerinden taşınmak zorunda kalıyorlar.
Ölüm, yalnızlık ve zorlu bir hayatın yükünü Christophe almak zorunda kalıyor. Bu çocuk yaşı küçük sorumluluğu çok olunca genç yaşta 50 yaşında gibi hissediyor. Duygusal, grift ilişkileri oluyor, hiç bir ilişkide başarılı olamıyor, ruhunda ünlü bir sanatçı olmak var. Aslında bakılacak olursa da, sanki psikolojik bir roman okuyorum gibi hissettim.
Roman, belli bir sonuçla bitmiyor, bir süreci, yani Christophe nin büyümesi, olgunlaşması, insanları tanıması, hatalarını görmesi, insanların acımasızlığına şahit olması ve bu tecrübelerle kendine bir yol açmasını anlatan bir süreç işleniyor. Sanıyorum kitabın 2.serisi var, orada nihayete erecek diye düşünüyorum.
Kitap, yazarın tam 10 yılını almış ve 24 dile çevrilmiş.
Diyeceğim o ki; Stefan Zweig'in "Kendi Hayatının Şiirini Yazanlar" biyografi kitabı gibi gerçek bir biyografi kitabı değil, yazar dediğim gibi ünlü yazarların biyografilerini yazmış, bu bağlamda işitme yetisi olmayan Alman klasik müzik sanatçısı Beethoven'i de incelemiş, etkilenmiş, büyük bir dahi olduğunu da sanat otoriteleri tescillemiştir. Ondan etkilenerek bu kitabı yazdığı kanaatindeyim.
Öyleyse yazarın biyografisi, edebi çalışmaları ve kitabın konusu birleştirilirse şu sonucu çıkarabilirim: Sanat insanı gerçeklerin katılığından kurtarır diyeceğim ama şüpheliyim, bir aralık dayanma gücü verir, hani film izleriz ya da müzik dinleriz, o kısa aralıkta uzaklaşır sakinleşiriz, bittikten sonra gerçeğe döneriz ya, bu anlamda zihnimizin ve kalbimizin duygusal yükünü hafifletmek, bölmek için okunabilecek bir kitap diye sonlandırıyorum.
Değerlendirmeniz için şimdiden teşekkür ediyorum.
.
.
.