·190 syf.····Okunma: 26 Nisan 2026 21:16 Orijinal dili “La vie devant soi” olan, İngilizce “The Life Ahead” adıyla sinemaya da uyarlanan, Türkçe “Önümüzdeki Hayat” şeklince çevrilebilecekken bence kitabın ruhunu şahane yansıtan “Onca Yoksulluk Varken” olarak çevrilen, mevzuatının katılığıyla nam salmış Goncourt Edebiyat Ödülü’nü ‘Emile Ajar’ adıyla ikinci kez kazanarak deyim yerindeyse eleştirmenlere haddini bildiren bu harika kitap, Romain Gary'nin dehasının en somut kanıtı.
Anlatıcımız, ‘ulusal felaket’ olarak adlandırdığı olay sonrası dört yaş büyüdüğünü öğrendiğimiz Müslüman bir çocuk, nam-ı diğer ‘Momo’. Bir çocuğun gözünden olayları tüm yalınlığı ve gerçekliğiyle anlatabilmek ayrı bir başarı; zira çocuklar yalan bilmez, dilleri dolaysız ve duyguları sahicidir. Fakat Momo, kendi deyimiyle ‘insanın hiçbir şey için fazla genç olamayacağı’ kadar ruhu ve kalbi büyük bir çocuk. Bunu; seks işçiliğinden kendini emekli etmiş, geçimini kendisi gibi kadınların çocuklarına bakarak sağlayan Yahudi Madam Rosa ile kurduğu o derin bağdan ve kadının son demlerine kadar ona eşlik edişinden anlıyoruz.
Momo ve Madam Rosa’nın yanı sıra kitabın çevresini saran figürler; fahişeler, travestiler, Yahudiler, Araplar, Afrikalı göçmenler, suçlular ve kağıtsızlar; yani Paris gibi Batı’nın en istisnai medeniyetlerinden birinin kalbine sığınmış, fakat toplum dışına itilmiş ‘görünmez’ kesimler. Belleville mahallesinde toplanmış bu kesimler; dil, din veya meslek fark etmeksizin ‘insan olma’ ortak paydasında buluşan ve birbirine tutunan birer simge. Nitekim, Madam Rosa’nın hastalığının ilerlediği evrelerde, onun bakımı konusunda Momo’ya maddi ve manevi her türlü desteği verenler yine toplumun dışlanmış bu sakinleri.
Ne var ki, sistemin dışına itilmişlerin kurduğu bu doğal dayanışmaya, ‘medeniyet’ kisvesine bürünen modern Batılı devletler tam olarak dahil olamazlar. Bunun başlıca sebeplerinden biri, devletin toplumun çeperindeki bu insanların hayatlarını kolaylaştırmak yerine, onları yok sayması ve katı kurallarla kuşatmasıdır. Fahişelikle geçinen kayıtsız kadınların çocuklarını sosyal bakım evlerine vermemek üzerine ortaya çıkan bir sistemdir Madam Rosa’nın kurduğu. Benzer noktada Momo, Madam Rosa’nın artık dayanılmaz hale gelen acıları karşısında: “Ana karnındaki çocukları aldırmak serbest de neden yaşlıları zıbartmak değil asla anlamayacağım.” (sf. 178) isyanında bulunur. Zira, devlet Madam Rosa’yı bir hastaneye kapatıp ona ‘bakmayı’ teklif ederken, Momo onun ‘onurunu’ kurtarma derdindedir.
Romain Gary’in kitapta genel olarak irdelediği varoluşsal yabancılaşma ve toplumsal ikiyüzlülük, Momo’nun Madam Nadine’in dünyasıyla karşılaştığı sahnelerde iyice somutlaşır. Çünkü; etrafına güzel kokular saçan Madam Nadine, sahip olduğu iş, sarışın çocukları ve huzurlu aile tablosuyla idealize edilmiş ve bir o kadar da stereotipik bir annedir. Her daim bir anneye sahip olmanın hayalini kuran Momo, kendini üstü başı yerinde sarışın iki çocukla kıyasladığında hissettiği o derin ‘ait olmama duygusu’ sebebiyle yanlarından kaçarcasına uzaklaşır ve kendi hayatındaki ‘anne’ figürüne, Madam Rosa’ya bakmaya eve döner.
Şefkate, ilgiye ve en çok da sevgiye hasret olan Momo; cevabını bir türlü bulamadığı o ‘İnsan seveceği kimse olmadan yaşayabilir mi?’ sorusunun yanıtını, romanın sonunda sergilediği sarsıcı bağlılığıyla bizzat bizlere verir. Çünkü asıl yokluk, paranın bize veremediğinde saklıdır; o yüzden de “Sevmeyi bilmek gerek.” (sf. 183).
İyi okumalar!