Puan vermedi·188 syf.····Okunma: 22 Nisan 2026 12:41 Bugün katıldığım kitap etkinliğinde Fransız yazar Laetitia Colombani tarafından yazılan Saç Örgüsü kitabı üzerine düşünce ürettik. Bugün sadece bir kitap konuşmadık; aynı zamanda farklı bakış açılarını dinledik, düşündük ve birbirimize dokunan hikayeler kurduk.
Bugünün en özel taraflarından biri de, kitabın karakterleri üzerinden ve kendi ağızlarından mektup yazmamızdı. Yani aslında sadece bir metin üretmedik; empati kurduk, bir başkasının gözünden konuşmayı denedik. Bu bile başlı başına çok kıymetliydi.
Saç Örgüsü üzerinden düşününce, üç farklı kadının hikayesi bize şunu gösteriyor: İnsan her zaman kaderini seçmez ama yaptığı seçimlerle kendi yolunu belirler.
Bu noktada en güçlü karakter olarak Smita benim için çok net bir şekilde öne çıkıyor. Çünkü o, kast sisteminin en alt tabakasında, neredeyse köle düzenine yakın bir yaşamın içinde, hiçbir maddi karşılık almadan sadece hayatta kalmak için çalışıyor. Buna rağmen sisteme boyun eğmeyip bir çıkış yolu araması, gerçekten güçlü bir başkaldırı.
Ama diğer yandan şunu da görmek gerekiyor: Zor hayat sadece en görünür olan hayat değildir. Sarah için de durum farklıdır. Onun hikayesinde mücadelenin görünmeyen bir tarafı var. Sarah’ın o noktaya gelmek için neler yaşadığını, hangi bedelleri ödediğini kitap bize tam olarak söylemiyor. Ama bildiğimiz bir şey var: O, erkek egemen iş dünyasında Cam Tavan Sendromu’nu aşarak bir yere gelmiş ve orada kalmak için de mücadele etmeye devam eden bir kadın. Üstelik bunu ciddi bir hastalıkla birlikte yürütüyor. Bu da onun hikayesini görünmez ama çok ağır bir mücadeleye dönüştürüyor.
Bugün ayrıca kendi yazdığım mektupta İtalya’daki Giulia’nın babasının ağzından konuşmaya çalıştım. O mektupta aslında hem bir özür hem de bir güven vardı.
Şöyle yazmıştım:
“Merhaba sevgili kızım Giulia, biliyorum ki saç atölyesinin tüm sorumluluğunu sen aldın. Seni bu duruma soktuğum için özür dilerim. Ama inanıyorum ki sen benim mirasıma devam edecek, küllerinden yeniden doğacak başarılı bir kadınsın. Atölyeyi yeniden ayağa kaldıracak kudrete sahipsin. Orada çalışan, bu işten başka bir şey bilmeyen emekçilere umut olacaksın. Benden sonra bu atölyeyi bırakmayıp sorumluluğu üstlendiğin için teşekkür ederim. Senin de atölyenin duvarında bir gün adın olacak ve çocukların seninle gurur duyacak.”
Bu mektup aslında şunu hissettirdi: Bazen bir miras sadece mal varlığı değil, aynı zamanda bir sorumluluk ve bir inançtır.
Genel olarak baktığımda bu kitap bana şunu düşündürdü: Dünya farklı yerlerde farklı şekillerde ama benzer acılar ve benzer mücadelelerle dolu. Kimi yerde açık bir baskı, kimi yerde görünmez bir cam tavan, kimi yerde ekonomik bir savaş… Ama her yerde bir direnç var.
Ve belki de en önemli şey şu: İnsanlar birbirini tanımasa bile hikayeleri bir şekilde birbirine dokunuyor.