Dürüst olmam gerekirse, bu kitabı elime aldığımda beni bu kadar derin bir sessizliğe iteceğini hiç tahmin etmemiştim. Veronika'nın hikayesi sadece bir intihar girişimi ya da bir akıl hastanesi dramı değil; daha ziyade hepimizin içinde bir yerlerde gizlediği o "acaba ben mi deliyim yoksa dünya mı?" sorusunun kağıda dökülmüş hali gibi.
Coelho’nun kaleminde beni en çok etkileyen şey, o keskin ama bir o kadar da şefkatli üslubu oldu. Veronika her şeye sahip görünüp aslında hiçbir şeye sahip olmadığını hissettiğinde, o boşluğu öyle bir anlatıyor ki, insanın boğazında bir yumru oluşuyor. Villete’deki o sınırda yaşama hali, bana hayatın ne kadar pamuk ipliğine bağlı olduğunu, ama o ipin aslında ne kadar güçlü olabileceğini hatırlattı.
Bazen hepimiz başkaları ne der diye, o görünmez normallik hırkasını üzerimize geçirip terliyoruz. Kitap boyunca “Gerçekten kendi istediğimiz hayatı mı yaşıyoruz, yoksa sadece bize biçilen rolleri mi oynuyoruz?” sorusu kafamda dönüp durdu. Veronika’nın piyanosunun sesi, o hastane odasının soğuk duvarlarını aşıp sanki odamın içinde yankılandı. O piyano sesi aslında bir uyanıştı.
Bitirdiğimde hayatın o küçük, sıradan görünen anlarının bir gün doğumunun, bir kahve kokusunun ya da sadece nefes alıyor olmanın ne kadar büyük bir lütuf olduğunu yeniden fark ettim. Kitap bitti ama içimdeki o yaşama arzusu taze bir başlangıç yapmış gibi hissediyorum. Eğer sizin de ruhunuz şu sıralar biraz yorgunsa, Veronika ile tanışmak size iyi gelebilir; sanki eski bir dostla dertleşmiş gibi hissettiriyor.