Funda'dan... Gerçek Yaşamdan...
​Ruhun Açlığı ve Buzdolabı Işığındaki Teselli ​Bugün bir kadının gözlerinde, bedenin değil ruhun acıktığına şahitlik ettim. Gece yarısı uykusundan uyanıp kendini buzdolabının o soğuk ve keskin ışığında bulan bir kadının hikâyesiydi bu. En çok da tatlıya uzanıyordu elleri; hayatın acılaştığı yerden bir parça şekerle telafi etmeye çalışırcasına... ​Ona sordum: "Duygusal bir boşluğun var mı?" ​Cevap, bir iç çekişin ardına gizlenmiş o meşhur "evet" oldu. Aslında mesele kalori hesabı değil, kalp hesabıydı. İnsan, ruhunu doyuramadığında, sevilip sevilmediğinden emin olamadığında ya da kalbi hak ettiği sıcaklığı bulamadığında; en ilkel savunma mekanizmasına sığınıyor: Ağız yoluyla dünyayı tanımaya çalışan o savunmasız bebeğe dönüşüyor. ​Bilişsel gelişimimizdeki o ilk evreye, her şeyi ağzına götürerek hayatı anlamlandırmaya çalışan o masum döneme rücu ediyoruz. Çünkü dilimizle söyleyemediklerimizi, boğazımızdan aşağı indirerek susturmaya çalışıyoruz. Kalp beslenmeyince, beden kendi çaresizliğini mutfakta ilan ediyor. ​Kadınlar, duygusal boşluklarını maalesef buzdolabıyla "flört ederek" doldurmaya çalışıyor. Oysa hiçbir şekerli gıda, içten bir kucaklaşmanın ya da "anlaşıldım" hissinin yerini tutmuyor. Hayatı ağzımızla değil, kalbimizle yeniden tanıyacağımız günlere... Alıntısız. Görsel AI ile oluşturulmuştur.
··1 alıntı·
112 Gösterim
Yorumlar
Lütfen giriş yapınız.