Bu kitabı okurken kendimi bir labirentte kaybolmuş ama aslında tam da orada kendimi bulmaya çalışan biri gibi hissettim. Ahmet Ümit, her zamanki polisiye kimliğinden sıyrılıp beni bambaşka bir dünyanın kapısından içeri buyur ettiğinde, sadece bir kitap okumadığımı, aynı zamanda ruhumun derinliklerine bir ayna tuttuğumu fark ettim. Aşkın, sadece iki kişi arasındaki bir çekim değil, başlı başına bir varoluş sancısı olduğunu sayfalar ilerledikçe iliklerime kadar hissettim. Anlatılan mitolojik doku ve masalsı atmosfer, gerçek hayatın karmaşasından kopup, aslında hayatın en çıplak gerçeğiyle, yani aşkın hem yıkıcı hem de yapıcı gücüyle yüzleşmemi sağladı; bu yüzden kitabı bitirdiğimde üzerimde bıraktığı o buruk ama tatlı huzur duygusu, uzun süre zihnimden silinmeyecek.
Karakterlerin yaşadığı o imkansızlıklar, fedakarlıklar ve arayışlar aslında hepimizin kendi içinde taşıdığı, belki de dillendiremediği yarım kalmışlıkları temsil ediyor. Özellikle aşkın bir varış noktası değil de, kesintisiz bir yolculuk olduğu fikri, sanki yıllardır kendime sormaya korktuğum bir sorunun cevabı gibi geldi. Yazarın o şiirsel dili, okurken sanki birisi bana kulağıma masal anlatıyormuş da ben o masalın içinde yaşayan bir kahramanmışım gibi hissetmeme sebep oldu. Kitabı kapattığımda hissettiğim o yoğunluk, aslında bir yalnızlık değil, derin bir kavrayışın getirdiği sükunetti. Aşkın her formunun, acıdan beslense bile, aslında insanı insan yapan o en kıymetli hazine olduğunu bir kez daha derinden anladım.