Gönderi

Bazen insanın derdi anlatamamaktır.
Söylediği şey değil, ulaşmayan tarafıdır asıl yük olan. Cümle kurarsın, kelimeler yerli yerinde durur, sesin bile titremez belki… Ama yine de bir boşluğa konuşuyormuşsun gibi hissedersin. Çünkü anlaşılmak, duyulmakla aynı şey değildir. Yan yana durup yalnız kalabilen bir canlıdır insan. Omzuna değen biri vardır ama zihni çoktan başka bir odaya geçmiştir. Sen anlatırken, o çoktan kendi iç sesine çekilmiştir. Ve sen, birinin seni dinlediğine inanarak, aslında hiç dinlenmediğin bir anın içinde kalırsın. Sonra insan kendine döner. Çünkü başka çare yoktur. “Ben mi eksik anlatıyorum?” diye sorar. “Ben mi sevmeyi beceremiyorum, yoksa göstermeyi mi bilmiyorum?” İnsan en çok burada acımasızdır kendine. Bir mahkeme kurar içinin ortasında. Hakim de odur, sanık da Ve çoğu zaman beraat etmez. Oysa terazinin diğer kefesi de vardır. Görmezden gelinen, üstü örtülen, “önemli değil” denilerek geçilen şeyler… Yaşadıkların vardır bir de sana yaşatılanlar. İkisi eşit tartılmadan verilen her hüküm eksiktir. Belki de mesele, her zaman doğru anlaşılmak değildir. Belki de mesele, her zaman sevilmek hiç değildir. Ama insan… İnsan yine de ister. Çünkü bazı eksiklikler öğrenilmez, sadece taşınır. Ve gün gelir… Bu koşu, bu anlatma çabası, bu iç hesaplaşmalar yavaşlar. Toprağa değil belki, ama bir kabullenişe karışırsın. Derin bir nefes alırsın, ilk defa gerçekten. Kimseye anlatmak zorunda olmadan. Çünkü hayat bazen şöyle fısıldar: Karınca, karınca alır hakkını… Gün gelir, kararınca. Ve o gün geldiğinde, Belki “yaşadım” diyemezsin. Ama en azından Artık kendini savunmak zorunda kalmazsın.
Alıntı
14 Gösterim
Yorumlar
Lütfen giriş yapınız.