Gecenin karanlığında tek bir yanlış adımın bir hayatı nasıl altüst edebileceğini anlatan, temposu hiç düşmeyen bir hikâyeyle tanıştım. Metis’in sıradan bir akşamı, istemeden şahit olduğu o korkunç olayla birlikte geri dönülmez şekilde değişiyor. O geceden sonra sadece bedeninde değil, ruhunda da taşıdığı izlerle yaşamaya çalışırken, hayata tutunduğu tek dal dans oluyor. Onun için dans sadece bir tutku değil, aynı zamanda kaçış, iyileşme ve yeniden var olma çabası.
Tam her şeyi kontrol altına almaya çalışırken çıkan bir polis baskını ve o an karşısına çıkan Kartal… İşte hikâyenin asıl kırılma noktası burada başlıyor. Kartal’ın gizemli tavırları, neyi ne kadar sakladığını asla tam olarak anlayamamanız ve buna rağmen Metis’e karşı olan o net, güçlü duruşu insanı ister istemez içine çekiyor. Aralarındaki çekim öyle hızlı ve yoğun ilerliyor ki, bir bakmışsınız kendinizi o duygunun içinde bulmuşsunuz.
Metis karakteri ise içten içe kırılmış ama hâlâ ayakta kalmaya çalışan biri. Güçlü görünmeye çalışsa da yalnızlığı iliklerinize kadar hissediyorsunuz. Yanında Rüya gibi bir dostunun olması ise hikâyeye sıcacık bir denge katmış. Ama Metis’in kalbini açtığı kişilerin doğruluğu… işte orası biraz can yakıyor.
Kitabın en sevdiğim tarafı ise sadece bir aşk hikâyesi sunmaması oldu. İçinde gerilim, gizem ve sanatın iç içe geçtiği bir kurgu var. Dans sahneleriyle nefes alırken, arka planda dönen tehlikeli olaylar sizi sürekli tetikte tutuyor. Özellikle Kartal’ın sakladığı gerçekler yavaş yavaş ortaya çıktıkça hikâyenin dozu iyice artıyor.
Ve o final… Gerçekten insanın aklında onlarca soru bırakacak kadar çarpıcıydı. Hikâye tam hızını almışken bir anda kesilmesi, ikinci kitap için sabırsızlık dozunu zirveye çıkarıyor. Eğer hem kalbinize dokunan hem de sizi merakta bırakan bir hikâye arıyorsanız, bu kitap kesinlikle listenize girmeli.