Umay Umay’ın Veda Busesi kitabı, aslında sadece bir metin değil; sanki insanın ruhunun en karanlık, en mahrem köşelerine tutulmuş keskin bir ayna gibi. Okurken hissettiğim şey, kelimelerin birer harf yığını olmaktan çıkıp birer sızıya dönüşmesiydi. Umay’ın o kendine has, her türlü yapaylıktan uzak, çıplak ve hatta bazen hırpalayıcı dili, kalbimde sakladığım ama adını koyamadığım tüm o vedaları tek tek yüzüme vurdu. Kitap boyunca kendimi hem çok yalnız hem de garip bir şekilde anlaşıılmış hissettim; sanki yazar, benim en gizli kederlerimi benden önce keşfetmiş ve onları bir kağıda fısıldamış gibiydi.
Cümleler arasındaki o yoğun melankoli, bir noktadan sonra bir ağırlık değil, bir arınma duygusu yaşattı bana. Umay Umay, veda etmenin sadece bir gidiş olmadığını, aslında insanın kendi içindeki bir parçayı öldürüp yeniden doğmaya çalışması olduğunu o kadar sarsıcı anlatıyor ki, kitabı bitirdiğimde uzun süre boşluğa bakmaktan kendimi alamadım. Sokakların, gecelerin ve kırgınlıkların kokusunu aldığım bu satırlarda, aşkın ve acının en dürüst haliyle karşılaşmak beni hem yordu hem de iyileştirdi. Bu kitap benim için sadece okunup bitirilecek bir eser değil; ne zaman ruhumun biraz hırpalanmaya ya da gerçek bir dürüstlüğe ihtiyacı olsa döneceğim sessiz bir sığınak oldu.