Eskiden matematik derslerini sevmezdim anlamazdım da zaten.Belki de anlamını kuramadığım için içime de sinmezdi, bilmiyorum.Zaman ilerledikçe fark ettim ki ben sayıları çözemedim belki ama hayatın düzenini okumaya başladım.Çünkü anladım ki matematik sadece tahtada değilmiş,hayatın kendisiymiş aslında sadece formülü kalbin içinde saklıymış.
İnsan önce bir ailenin içine doğuyor, sanki karmaşık bir ifadenin parantezine düşer gibi. Orada öğreniyor ilk işlemleri; sevilmeyi, kırılmayı, bağlanmayı… Anne dediğin şey değişmeyen bir sabit gibi duruyor denklemde ne olursa olsun yerini terk etmiyor.Baba ise bazen bir çarpan gibi giriyor hayatına seni büyütüyor, genişletiyor ama bazen yükünü de artırıyor. Ve sen, o parantezin içinde şekillenirken fark etmiyorsun aslında çözülmeye başlayan ilk problem sensin.
Sonra insanlar giriyor hayatına farklı kesirler gibi. Kimisi seni tamamlıyor kimisi seni yarım bırakıyor. Ama arada öyle biri oluyor ki onunla aynı paydada buluşabiliyorsun. İşte dostluk dediğimiz şey o an başlıyor; iki farklı sayının, birbirini küçültmeden ortak bir değerde buluşması. Bazıları ise asal sayılar gibi kalıyor içinde bölünmüyor, parçalanmıyor, ama bir şekilde hep kendine ait bir yerde duruyor kalbinde.
Ve sonra aşk geliyor… Her şeyi altüst eden o bilinmeyen. Bir denklemin içine düşmüş gibi çözmeye çalıştıkça daha da karmaşıklaşan bir şey. Bazen bir eğri gibi yükseliyorsun kalbin hızlanıyor, dünya daralıyor. Bazen de bir limit gibi yaklaşıyorsun ona dokunacak kadar yakın ama hiçbir zaman tam ulaşamıyorsun. İki insanın kesiştiği bir küme gibi başlıyor her şey, ama kimi zaman fark ediyorsun ki siz aslında paralel doğrularsınız; yan yana yürürsünüz ama asla aynı noktada buluşamazsınız...
Hayat devam ediyor önüne her gün yeni problemler koyuyor. Çözmeden geçemediğin sorular çalışıyorsun, uğraşıyorsun, emek veriyorsun, küçük küçük değerler ekliyorsun kendine.Bir integral gibi birikiyor tüm çabaların, yavaş ama derin. Bazen durup kendine bakıyorsun, türevini alır gibi neyin seni hızlandırdığını, neyin yavaşlattığını anlamaya çalışıyorsun. Ve o an anlıyorsun ki, sonuçtan çok süreç öğretiyor sana her şeyi.
Ama hayat her zaman toplama işlemi değil. Bazen çıkarıyor senden en sevdiklerini. Ayrılık dediğin şey, eksiltmenin en ağır hâli. Bir şey kopuyor içinden ama sıfıra ulaşmıyorsun asla, hep bir artık kalıyor içinde. Eksiliyorsun, azalıyorsun, hatta bazen negatife düşüyorsun. Ama sonra öğreniyorsun; negatif sayılar da bir değerdir. Eksilmek de var olmanın başka bir biçimidir aslında.
Ve sonra, bir gün uzun süredir çözemediğin bir denklemin sonucu gibi bir kavuşma geliyor. Her şey bir anlığına yerine oturuyor, anlam kazanıyor. İki ayrı yolun kesiştiği o küçük nokta, koca bir sonsuzluk gibi hissediliyor.
Hayatın başı ise sıfır gibi… Sessiz ama sonsuz ihtimallerle dolu. Doğduğun an, görünmez bir sayı doğrusunun üzerine bırakılıyorsun. Nereye gideceğin, hangi değere dönüşeceğin sana kalıyor.Attığın her adım seni biraz daha belirginleştiriyor, biraz daha sen yapıyor.
Ve en sonunda… herkes kendi denkleminin sonucuna ulaşıyor.
Ölüm belki de o sadeleşme anı,tüm fazlalıkların silindiği, geriye yalnızca özün kaldığı yer. Sonsuza yaklaşan bir limit gibi.Tam olarak kavrayamıyoruz ama hissediyoruz varlığını.
Şimdi dönüp bakınca anlıyorum matematik hiçbir zaman sadece sayılar değildi. O, kalbin attığı yerlerde gizlenen bir dilmiş. Ve biz, fark etmeden her gün kendimizi çözen bazen de yeniden yazan birer denklemmişiz.