·80 syf.····Okunma: 05 Mayıs 2026 03:35 Byung-Chul Han’ın Palyatif Toplum’da modern insanın acıya karşı geliştirdiği algofobi ve bunun yarattığı duyarsızlaşmayı ele alışı, kitabı bitirdiğimde benim için soyut bir tespit olmaktan çıktı; her sabah uyandığım dünyanın tam karşılığına dönüştü. Han, acıyı dışlayan ve onu hızla ortadan kaldırmaya odaklanan yapıyı deşifre ederken yalnızca bir analiz sunmamış; acıyla kurduğumuz ilişkinin nasıl kökten değiştiğini, yaşadığımız hayatı pürüzsüzleştirmek için nelerden kaçtığımızı ve sisteme nasıl teslim olduğumuzu da yüzümüze çarpmış.
Gerçekten artık acıya ve kaygıya tahammül edemiyor, onları anlamak yerine bir an önce susturmaya yöneliyoruz. En küçük huzursuzlukta bile refleksimiz, o duygunun ne söylediğini dinlemek değil, onu "palyatif bir müdahaleyle" sistemimizden dışarı atmaya çalışmak oluyor. Antidepresanlara ve anlık hazlara yönelme hızımız, bu kolektif uyuşma isteğini her gün yeniden doğruluyor. Sanki her kaygı bir arıza, her içsel sıkıntı hızla giderilmesi gereken bir sistem hatası gibi algılanıyor. Oysa acıyı ve kaygıyı yok sayıp susturmaya çalıştığımızda, bizi hayata bağlayan direnç noktalarımızı kaybediyoruz.
Han’ın da vurguladığı gibi, insanlık adına asıl problem tam burada başlıyor: Acıyla temas etme ve empati kurma eşiğimiz giderek düşüyor. Acıdan kaçan insan, başkasının acısına da körleşiyor; bu da bizi sadece kendi konforuna odaklanan, empatiden yoksun ve nihayetinde yalnızlaşmış bireylere dönüştürüyor. Ben de yazar gibi, acının ve kaygının dönüştürücü bir gücü olduğuna, insanı zorlayan şeylerin aynı zamanda onu derinleştirdiğine inanıyorum. Oysa günümüzde, bir zamanlar insanı olgunlaştıran deneyimler, bugün hızla “düzeltilmesi gereken” kusurlar haline geldi. Modern dünya bizi sürekli, iyi hissetmeye zorluyor ve aslında bizi durmaya zorlayan tek şeyi, yani acıyı elimizden alıyor. Oysa durmak; bence düşünmenin ve öz-şefkatin başladığı tek yer.
Bu durum bizi güçlendirmiyor; aksine daha kırılgan kılıyor. Çünkü bastırılan hiçbir şey yok olmuyor, sadece biçim değiştirerek ruhun derinliklerinde birikiyor. Sürekli iyi hissetmek zorunda olduğumuz, negatif duyguların neredeyse dışlandığı bu dünyada, bence her koşulda “mutlu” hissetmek değil, "gerçek" hissedebilmek anlamlı. Hayatın derinliği, ancak kaçtığımız o pürüzlerle yüzleşebildiğimiz ve acının bizi durdurup kendimize bakmaya zorlamasına izin verdiğimiz ölçüde ortaya çıkıyor.
Çünkü insan, sadece alkışlandığı parlak anlarda değil, en çok sızladığı yerlerde kendine rastlıyor.
Sizce de sürekli iyi hissetme çabası bizi kendimize yabancılaştırmıyor mu?"