Bazen insan, hiç girmeyeceğine yemin ettiği sokaklarda en kıymetli hazinelerini bulur. Benim için bu kitap tam olarak öyle bir keşif oldu. Kapağını görsem dönüp bakmayacağım, ismine bile kendimi uzak hissettiğim bir hikâyenin içinde, beklenmedik bir anda kaybolurken buldum kendimi. İlk karşılaştığımızda "Ben bunu neden okuyayım ki?" diye geçirdiğim o düşünce, yerini derin bir minnete bıraktı. İyi ki bir tavsiye üzerine elime tutuşturulmuş, iyi ki o ilk yargımın ötesine geçebilmişim.
Okudukça sadece bir olay örgüsüne değil, insanın içini inceden inceye sızlatan ama o sızının adını tam koyamadığı bir iklimin içine çekildim. Yaman Dede’nin yaşadığı şey sadece bir hayat tercihi değil; yıllarca içindeki o eksik parçayı nereye koyacağını bilememenin yorgunluğu gibiydi. Üstelik bunu bağırıp çağırarak değil, derin bir sessizlikle anlatıyor. Beni en çok sarsan da bu gürültüsüz hali oldu. Bazı yerlerde durup uzun uzun nefeslendim; çünkü bazen her şey tam görünürken bile insanın içini bir türlü dolduramadığı o boşluk hissi ne kadar da gerçekmiş, bir kez daha anladım.
Eskiden kitaplarda sadece bir olay akışı arardım; şimdi ise o görünmez hissin peşindeyim. Bu kitapta da bende kalan tek şey o yoğun duygu oldu. Bazı cümleler o kadar sade ki, insanın içine bir taş gibi oturuyor. Okumayı bitirmiş olsam da biliyorum ki bazı satırlar, hiç beklemediğim anlarda zihnimde yeniden canlanacak. Eski İstanbul’un o puslu havası, vapur sesleri ve tekkelerden süzülen akşam yorgunluğu her şeyi sanki bir rüya sahnesi gibi kılıyor. Bu yavaşlık aslında hikâyenin kendisi; çünkü anlatılanlar alelacele tüketilip geçilecek türden değil.
"Kesinlikle okumalısınız" diyebileceğim o mükemmel, kusursuz eserlerden biri mi, emin değilim. Ama şans verilmesi gereken, farklı bir deneyim olduğu kesin. Belki de en iyi kitaplarımızı bulmanın yolu, bazen o alışık olduğumuz sınırların dışına çıkmaktan, hatta "Ya bu okunur mu Allah aşkına?" dediğimiz sayfaları çevirmekten geçiyor. Kendi adıma, bazen o klasiklerden ya da bildiğimiz, sevdiğimiz tarzlardan uzaklaşmanın insana ne kadar çok şey kattığına bizzat şahit oldum.
Bu kitap benim alışmış olduğum çizgilerin çok dışındaydı. Gerçi bu yıl kendimi sıkça plan dışı okumaların içinde buldum ama neyse; bazen yolun bizi nereye götüreceğini bilmemek, tam da ihtiyacımız olan yere varmamızı sağlıyormuş. Aşkın Sönmeyen Ateşi, bende sessiz ama derinden devam eden bir iz bıraktı. Belki de hepimizin ruhunda sönmeyi beklemeyen bir ateş var ve biz onu sadece doğru bir sessizlikte bulabiliyoruz.
Sonuçta her kitap bir cevap vermez; kimisi sadece ruhumuzun sormaya korktuğu o derin soruyu yüzeye çıkarıp öylece bırakır.