Aslında konuşabilsek her şeyi çözebilecekken konuşamadıklarımız öyle bir boşluk meydana getiriyor ki içimizde, üzerinden kaç sene geçerse geçsin, hayatımızda ne kadar çok şey değişirse değişsin o boşluk kapanmıyor. Hele ki bu boşluk çok sevdiğimiz, canımız ailemizden kaynaklanıyorsa daha da derinleşiyor. Travmalar arttıkça kaçmak istiyoruz, kaçtıkça travmalarımız başka şekilde artıyor. Çünkü insan ne yaparsa yapsın ailesinden kopamıyor. Johanna'nın kalbinde annesinin kazdığı koca bir çukur var. Johanna o çukurun içinde yaşatıyor annesini ve travmalarını.
Yazar kitabı öyle bir kurgulamış ki okurken Johanna'nın beyniyle sizin beyniniz görünmez bir bağ ile bağlanıyor, o ne düşünürse siz de öyle düşünüyorsunuz. Kitabı okurken huzursuz bir bekleyiş içerisine girdim. Hikaye Johanna'nın ailesini terk ettikten seneler sonra annesinin birkaç km ötesine gelmesiyle başlıyor. Johanna adım adım yaklaşmaya çalışıyor annesine. Çünkü yaklaşmaya cesareti yok. Hatta bunu isteyip istemediğini bile bilmeden harekete geçiyor. İşte bu noktada gün gün Johanna'yla birlikte arabaya binip Arne Bruns Caddesi No:22'ye gidiyoruz. Annesini ve Ruth'u izleyip ; onların şimdiki hayatlarına, Johanna'nın hatırladıklarıyla da geçmiş hayatlarına tanık oluyoruz.