Puan vermedi·400 syf.····Okunma: 13 Mayıs 2026 17:40 Çok güzel bir tarihî kurgu okudum. Kitabı kapattığımda aklımdan geçen ilk şey şuydu:
“Tam da o zamanlarda, bir yerlerde gerçekten bunları yaşayan insanlar vardı belki de…”
İkinci Dünya Savaşı’nın gölgesinde geçen bu hikâye; savaşın yıkıcılığını, insanların hayatta kalma çabasını ve sanatın insan ruhuna nasıl tutunduğunu çok güzel anlatıyor. Ama bunu yaparken insanı yormuyor da. Aksine, o atmosferin içine yavaş yavaş çekiliyorsunuz.
Kitap boyunca en çok hissettiğim şey şu oldu:
Savaş sadece şehirleri değil, insanların kimliklerini, çocukluklarını ve umutlarını da değiştiriyor.
Pietro Houdini karakteri ise gerçekten unutulmazdı benim için. Bilgeliği, tuhaflığı, mizahı ve o yorgun ama sıcak haliyle kitabın ruhunu taşıyan karakter gibiydi. Trajikomik diyaloglar da ayrıca çok güzeldi.
“Yaralı bir asker, bir rahip, bir hemşire ve asık suratlı, topallayan bir katıra liderlik eden melek yüzlü bir çocuk.”
Bu cümle kitabın hissini tek başına veriyor sanki.
Ve sanat… Kitap bana biraz şunu hissettirdi:
Bazen insan hayata tutunabilmek için sanata tutunur.
Küllerinden yeniden doğmanın, büyümenin, savaşın ortasında bile insan kalabilmenin hikâyesiydi benim için.
Yormayan, merak ettiren, yer yer hüzünlendiren ama içimi de sıcacık yapan bir kitaptı.