Eric Emmanuel Schmitt'in kalemini çok seviyorum. Şu ana kadar okuduğum kitapları hep iyi geldi bana, bence herkese de bir noktada dokunmuştur. Bu tarz öğretiler içeren, insana sorular sorduran ve sorularına cevaplar bulduğu kitapları okumak bence bambaşka bir deneyim kazandırıyor. Sanırım felsefe bölümünden mezun olmamın da bu tarz kitapları sevmemde etkisi var fakat hiç alakanız olmasa dahi kitabı sevebilirsiniz. Çünkü genelde bu tarz kitaplar insana ağır gelebiliyor ancak Schmitt biraz daha iyileştirici bir yerden bakıyor dünyaya. O yüzden okumak ve anlamak daha kolay.
Bu kitap, yazarın "Görünmezin Döngüsü" dediği bir serinin ilk kitabıymış. Peki, nedir bu görünmezin döngüsü? Éric-Emmanuel Schmitt'in Görünmezin Döngüsü (Le Cycle de l'invisible), inanç, felsefe, sevgi ve farklı kültürler gibi insan ruhunun derinliklerini irdeleyen, birbirinden bağımsız öykülerden oluşan ünlü bir kitap serisidir. Her kitap, görünmeyen ama hayatı şekillendiren bir kavramı bir çocuk veya gencin gözünden anlatır.
Bu serinin diğer kitapları;
Madam Pylinska ve Chopin'in Sırrı: Chopin'i anlamaya çalışan genç bir piyanistin, müziğin görünmez duygusunu keşfedişini anlatır.
İbrahim Bey ve Kur'an'ın Çiçekleri: Bir Müslüman ile bir Yahudi çocuğun dostluğunu konu alır.
Oscar ve Pembe Melek: Ölümcül hasta bir çocuğun Tanrı ile mektuplaşmasını içerir.
Schmitt, bu döngülerde okuyucuyu felsefi ve manevi bir yolculuğa çıkararak, hayatın en zor anlarında bile görünmezin (umut, sevgi, sanat) teselli edici gücünü vurgular.
Gelelim kitaba,
İncecik olmasına rağmen insanın zihninde sürecek bir yankı bırakan kitaplardan olabilir, diğer tüm Schmitt kitapları gibi. Eğer biraz durup soluklanmaya, "bazen yaşadığım o büyük öfkelerin sebebi ne?" diye sorduğunuzda bazı cevaplara ihtiyacınız varsa bu hikaye tam da onun için.
Kitap, modern Paris’te yaşayan Simon adındaki bir adamın her gece aynı kabusu görmesiyle başlıyor. Simon, rüyasında 11. yüzyılda yaşamış olan Tibetli aziz Milarepa’yı görmektedir. Bir falcı ona bu kabuslardan kurtulmasının tek yolunun, Milarepa’nın hikayesini anlatmak olduğunu söyler. Milarepa, gerçekten yaşamış bir Tibetli mistiktir. Ancak onun hayatı baştan itibaren bir bilgelik hikâyesi değildir. Çocukluğunda yaşadığı acılar ve uğradığı haksızlıklar, içinde büyük bir kin biriktirmesine neden olur. İntikam arzusu onu karanlık yollara sürükler; büyüyle, nefretle ve yıkımla iç içe bir hayata yaklaşır. Güç kazandıkça daha da büyük kötülükler yapar ve yaptığı şeylerin ağırlığı ruhunda büyümeye başlar. Simon, bu hikâyeyi anlattıkça Milarepa’yla arasında garip bir bağ hissetmeye başlar. Sanki bu hikaye sadece geçmişte yaşamış birine ait değildir; kendi içinde de aynı karanlık duyguların izleri vardır. Böylece kitap, yalnızca Milarepa’nın hayatını değil, Simon’un kendi iç dünyasıyla yüzleşmesini de ele alır.