Puan vermedi·344 syf.····Okunma: 13 Mayıs 2026 03:19 Her ne kadar kendimi 90'ların sonlarında, 2000'lerin başında sokaklarda koşarken, oyun oynarken, bisiklet sürerken hatırlasam da 92'liyim; yani tam anlamıyla 90'lar çocuklarındanım. Belki birçoğunuz kadar uzun yaşamadım o günleri, belki de birçoğunuzdan çok daha dolu dolu yaşadım. Acısıyla tatlısıyla, iyisiyle kötüsüyle, tıpkı kitabı okurken hissettiğim gibi Lale Sokak'taki gibiydi benim de anılarım.
Peki şu an daha fazla imkana sahip olup her istediğimize daha kolay ulaşabiliyorken neden geçmişi bu kadar özlüyoruz? Neden sürekli eskiler, 90'lar nostaljisi yapıyoruz? Zamanında "Ah o eski günler..." diye anlatan yaşlılarımıza bıyık altından gülerken, şimdi neden kendimiz "Ah ne güzel günlerdi!" diye eskilere gidiyoruz ve yıllar geçtikçe bu özlem burnumuzda daha çok tütüyor? İşte ben bu kitabı okurken tam da bunları düşünüp sordum kendime. Aslında cevapları da buldum diyebilirim.
Gülizar’ın o her işe, her imdada samimiyetle koşuşunu okurken, ister istemez bugünün dünyasına dönüyor insan. Şimdilerde koca koca apartmanlarda, binbir güvenlikli sitelerde yaşıyoruz ama çoğumuz yan dairemizde kimin oturduğunu bile bilmiyoruz. Bir gün aniden bir yardıma, bir dosta ihtiyacımız olsa, koridora çıkıp hangi kapıyı çalacağımızı bilemeyecek kadar uzağız birbirimize. Evet, kabul; artık her şey bir tık uzağımızda. Akıllı telefonlar, uygulamalar, kuryeler… Her ihtiyacımızı saniyeler içinde kapımıza getirebiliyor. Ama ne garip ki, o her şeye kolayca ulaştığımız modern dünyada, gerçek komşuluk ve o içten yardımseverlik kilometrelerce uzağımızda kaldı. Tam da bu anda yine eskilere gittim. O zamanlar ne güvenlikli siteler vardı ne de parmak iziyle açılan kapılar. Ama kocaman bir güven hissi vardı mahallenin havasında. Birinin evinde çorba kaynasa, "kokusu gitmiştir" diye hemen yan komşuya da bir kase koyulurdu. "Tuzun bitti mi, anahtarı evde mi unuttun, çocuğa göz kulak olacak biri mi lazım?" diye düşünülmezdi; çünkü sağın solun, alt katın üst katın hep o iyilikle çarpan kalplerle doluydu.
Kapıların kilitlenmediği, "göz hakkıdır" diye ikramların havada uçuştuğu, birinin derdiyle tüm sokağın dertlendiği o günlerin sıcaklığını, şimdilerde hiçbir lüks dairenin merkezi ısıtması veremiyor maalesef. Teknolojinin hayatımızı kolaylaştırırken kalplerimizin arasına ördüğü o görünmez duvarları gördükçe; insan eski bayramları, eski sokakları ve en çok da o eski, samimi insanları özlemeden edemiyor.
Derya, İsmet, Serkan ve Şakir ile o eski çıkarsız, beklentisiz arkadaşlıkları hatırlayıp iç çektim; dertsiz tasasız oyun oynadığımız günler burnumda tüttü. Her ne kadar o zamandan bu zamana değişmeyen bazı acı gerçekler yüzüme vurulsa da; ilk aşkın, ilk kalp ağrısının ve ilk kalp kırıklığının hüzünlü ama değerli anlarına gittim yeniden.
Özetle; bu kitap beni eskiden sahip olduğum ama belki de o zamanlar kıymetini bilemediğim o güzel anlara, şu an hayatımda olmayan ama bir zamanlar yanımda yürüyen insanlara ve "kıymet bilmenin" o büyük önemine götürdü.
Kitap beni hem gülümsetti, hem de derinden duygulandırdı. Ve bu kitap bana bir kez daha hatırlattı ki; bizi biz yapan şey, iyisiyle kötüsüyle arkamızda bıraktığımız geçmişimizdir. Ve o geçmiş, tüm yaraları ve güzellikleriyle taşınmaya değer en büyük hazinemizdir. Ne kadar zaman geçerse geçsin, hepimizin zihninde hiç eskimeyen, adımları ezbere bildiği o eski sokağı vardır çünkü. Gözümüzü kapattığımızda sesleri yankılanan, kokusu burnumuzda tüten o sokak, aslında büyüyüp gittiğimiz dünyada kalbimizin her daim eve dönüş biletidir.