·358 syf.····Okunma: 17 Mayıs 2003 00:00 Roman, Hayri İrdal’ın kendi kabuğuna çekilmiş; gölgeli ve melankolik dünyasıyla, Halit Ayarcı’nın getirdiği o parıltılı ve manipülatif “yeni zaman” düzeni arasında mekik dokuyor. İki insanın, daha doğrusu iki farklı zihniyetin çarpışması; adeta toplumsal bir illüzyonun doğuşunu hazırlıyor. Tanpınar, o muazzam ironisiyle bizi şu gerçekle yüzleştiriyor: Aslında hepimiz ayarı bozuk saatleriz ve bizi düzeltmeye çalışan sistem, her saniye bizi biraz daha kendi doğallığımızdan koparıyor.
Roman boyunca zihnime çöreklenen, zamanın ve insanın o tekinsiz ritmini en iyi anlatan cümleler ise şunlardı:
“Saatin kendisi mekân, yürüyüşü zaman, ayarı insandır... Bu demektir ki, insan zamanı ve mekânı kendi arkasından sürükler.”
“Şurası var ki, hayat öyle bir oyun, yahut muamma idi ki, nerede bittiğini, nerede başladığını tayin etmek imkânsızdı.”
“Şu var ki, ben artık hiçbir şeyin göründüğü gibi olmadığını, her şeyin arkasında gizli bir anlam, bir gölge oyunu yattığını biliyordum.”
“Zaman dediğimiz şey, tek bir ritimle akmaz. Kendi içimizdeki uçurumların derinliğine göre bazen yavaşlar, bazen de bir fırtına gibi bizi önüne katıp sürükler.”
Bu romanı okurken kendimi hep o eski muvakkithanelerin loş ışığında, Ahmet Zamanî Efendi’nin o gizemli saatinin çarklarına bakıyormuş gibi hissettim. Eğer siz de hayatı düz bir mantıkla değil; renklerin, seslerin, ironinin ve gölgelerin içindeki o kriptik anlamlarla okumayı seviyorsanız, Enstitü’nün kapısından içeri adım atın.
Ama dikkat edin; içeride zaman, bildiğiniz gibi akmıyor.