·576 syf.··Beğendi
···Okunma: 17 Mayıs 2026 22:31 Merhaba kitap dostlarım
Bugün size kalemine her seferinde biraz daha bağlandığım, benim için yeri gerçekten ayrı olan canım yazarım Merve Akyüz’ün Köprü Kralı kitabıyla geldim.
Pars Tuna… 7.Oğul’dan tanıyıp da unutamayanlar burada mı? Çünkü ben hâlâ unutamayanlardanım. Ahsen Tuna’nın abisi olarak hayatımıza giren Pars, bu kitapta çok daha derin, çok daha karanlık ve bir o kadar da etkileyici bir yönüyle karşımıza çıkıyor. Dışarıdan bakıldığında gücün, otoritenin ve korkunun vücut bulmuş hali… Ama o sertliğin altında saklanan duygular var ya, işte hikâyenin en vurucu kısmı tam olarak orası.
Miray… Küçük yaşta anne ve babasını kaybetmiş, hayatı boyunca ayakta kalmak zorunda kalmış güçlü bir kadın. Özel bir hastanede hemşirelik yaparken bir yandan da sosyal hizmetler alanında yüksek lisans yapıyor. Üstelik sadece kendi hayatı için değil, ODTÜ’de okuyan kardeşi için de mücadele ediyor. Borçlar, sorumluluklar ve geçmişin yükü… Tüm bunların altında ezilmeden dimdik durmaya çalışsa da içinde oldukça kırılgan bir kalp taşıyor. Üstelik aynı hastanede çalıştığı eski sevgilisi Emre ile yollarının ayrılması da onun için ayrı bir yara.
Her şey hastane müdürünün önerisiyle değişiyor. Miray, Alzheimer hastası Suzan Hanım’ın bakımı için görevlendiriliyor. Bu iş, ona maddi anlamda nefes aldıracak bir fırsat. Ama asıl mesele, Suzan Hanım’ın kim olduğu… Çünkü o, Köprü Kralı Pars Tuna’nın babaannesi.
Miray’ın Pars’la ilk karşılaşması ise oldukça sert oluyor. Yolda yaşadığı bir kaza sonrası zor durumda kaldığı anda Pars Tuna’nın ortaya çıkmasıyla hayatının akışı tamamen değişiyor. Aynı gün içerisinde onun evine gidip işe başlamasıyla birlikte artık geri dönüşü olmayan bir sürecin içine giriyor.
Suzan Hanım’la kurduğu bağ çok kıymetliydi. Hastalığına rağmen aralarındaki o sıcak iletişim Miray’ın kalbine dokunurken, Pars Tuna ile olan her karşılaşma ise bambaşka bir gerilim taşıyordu. Çünkü bu adam, alışılmış erkek karakterlerden çok farklıydı. Sertti, keskin çizgileri vardı, kontrolü elinde tutmayı seviyordu ve en önemlisi zaaf kabul etmiyordu.
Ama Miray… İşte onun bütün dengelerini bozan tek şey oldu.
Pars, Miray’ın o dimdik duruşundan ilk andan itibaren etkileniyor. Onu her gün görebilecek olması ise bu etkiyi daha da derinleştiriyor. Başta kendini geri çekmeye çalışsa da, Miray’dan uzak kalamıyor. Miray ise bu çekime karşı koymaya çalışıyor ama ne kadar kaçarsa kaçsın, Pars ona doğru adım atmaktan asla vazgeçmiyor.
Aralarındaki ilişki yavaş yavaş, sindire sindire ilerliyor. Bir anda patlayan bir aşk değil bu… Aksine, her bakışta biraz daha büyüyen, her temasla biraz daha derinleşen bir bağ. Kaosun, tehlikenin ve düşmanların ortasında filizlenen tutkulu bir aşk.
Ama Pars Tuna’nın hayatı sıradan değil. Düşmanları var, hesaplaşmaları var ve geçmişten gelen karanlık bağları var. Tam da bu noktada Yıldırım ve Derin devreye giriyor. Kurdukları planlar, hazırladıkları tuzaklar ve Pars’ı köşeye sıkıştırma çabaları hikâyeyi bambaşka bir boyuta taşıyor.
Ve o tuzak…
Gerçekten her şeyin kırılma noktasıydı.
Hem Pars hem de Miray için güvenin, aşkın ve sadakatin sınandığı bir süreç başlıyor. Çünkü aşk her şeyi kaldırabilir belki ama ihaneti asla. Yaşananlar sadece bir ilişkiyi değil, iki yaralı insanın birbirine tutunma ihtimalini de yerle bir edebilecek güçteydi.
Ama şunu net söyleyebilirim ki… Yıldırım’ın sonu efsaneydi. Gerçekten o final sahneleri kitabın en tatmin edici anlarından biriydi. Okurken “işte bu!” dedim.
Genel olarak kitap; güçlü karakterleri, oturmuş olay örgüsü, dozunda ilerleyen aşkı ve eksilmeyen gerilimiyle beni fazlasıyla içine çekti. Pars ve Miray’ın ilişkisi sadece bir aşk hikâyesi değil; iki kırık ruhun birbirine çarpıp yeniden şekillenme hikâyesiydi.
Ben kesinlikle tekrar okuyacağım... Eğer güçlü erkek ve kadın karakter, tutkulu ama mantıklı ilerleyen bir aşk ve bolca kaos seviyorsanız, bu kitap tam sizlik.… Çünkü ben hâlâ Pars Tuna etkisinden çıkamadım.