·224 syf.··Beğendi
···Okunma: 17 Mayıs 2026 02:26 Bu kitap bana şunu hissettirdi: kimse tam olarak kötü değil ama kimse de tam olarak iyi değil. Herkes bir şeyleri doğru yaptığını sanıyor ama sonuç hep bir yerlerde kırılma oluyor.
İza’yı okurken en çok şunu düşündüm: dışarıdan bakınca güçlü, düzenli, mantıklı biri ama iç dünyasında duygulara yer yok gibi. Seviyor ama göstermiyor, sevdiğini düşünüyor ama karşı tarafın ihtiyacını göremiyor. Bence en büyük sorun da burada başlıyor zaten.
Antal’ın yanında olan hizmetçi kadına bile üzüldüm mesela… kaba, kibirli gibi görünen insanların bile bir geçmişi var. O kibir aslında bir şeylerin üstünü örtme şekli gibi geldi bana. İnsanlar kolayca “kötü” olmuyor, birikiyorlar.
Antal ve İza ilişkisi de çok tuhaftı. Sevgi var ama iletişim yok. Aynı evin içinde iki yabancı gibi yaşamak… en yorucu tarafı buydu bence. Konuşsalar bile birbirlerine ulaşamıyorlar. Duygular var ama kelimeler eksik.
Lidia ve Vince meselesi de şunu gösterdi bana: bazı insanlar sadece “anlaşılabildikleri” yere gidiyorlar. Vince Lidia’da bir sıcaklık buluyor, bir bağ kuruyor. Bu bence romantikten çok “anlaşılma ihtiyacı”.
Domokos’un uzaklaşması da boşuna değil gibi. İza güçlü ama duygusal olarak kapalı. İnsanlara iyi davranıyor ama kendini vermiyor. Bu yüzden insanlar ona yaklaşıp sonra geri çekiliyor.
En sonunda şuna kaldım:
İza aslında yalnız bırakılmadı, yavaş yavaş yalnız kaldı.
Çünkü etrafında insanlar vardı ama kimse onun içine giremedi, o da kimseyi içine almadı.
Ve kitabın en ağır tarafı şu:
Bazen insanları sevmenin doğru yolu, onları gerçekten anlamaktan geçiyor… sadece “iyi yapmak” yetmiyor.