🌀 Bir antropolog, kültürü “zamanı bağlamak” olarak tarif etmişti. Bugün, zamanı bağlayamadığımız, kuşaklar arası ilişki ve işleyişi kurup aktaramadığımız bir “tarihin sonu”ndayız. Ekonomide, siyasette, teknolojide, gündelik hayatın organizasyonunda etkilerini yıkıcı şekilde hissettiğimiz bu durum, bize mevcudu anlamlı bir şekilde okumanın gerekliliğini söylüyor.İnsanın yeryüzündeki macerası, sonu olmayan bir adaptasyon süreci esasında. José Ortega y Gasset’in çarpıcı tespiti bu hususun altını çiziyor olsa gerek: “İnsanın doğası yoktur, tarihi vardır.” Bitmek bilmeyen bir değişimin, dizginlenmeye gelmeyen başkalaşımın mantığı da imkânı da buradan hayat buluyor. Yaptıklarımız anlamsızlaşıyor, ihtiyaçlarımıza cevap vermiyor, yeni durumlar, gereksinimler ortaya çıkıyor. Bu ilişki içinde biz dönüşüyoruz, başka arayışların içine giriyoruz. Kaçınılmaz, hikâyemizin doğasında olan şeylerden bahsediyorum. Elbette bunun pürüzsüz ilerlediğini söylemek mümkün değil. Tersine çok sancılı, çok zorlayıcı, alt üst edici oluyor çoğunlukla. Hele hele tarihin kritik anlarında ise bu, büsbütün sürtüşmeye, anomik, belirsiz, tehditkâr bir vaziyete bürünüyor.İnsanlık tarihinin muhtemelen son iki yüzyılı, az zamana çok şeyin sığdırıldığı bir aralık olarak not edilecektir. Tarihçi İlber Ortaylı 19. yüzyıl için “İmparatorluğun En Uzun Yüzyılı” ifadesini kitabına başlık yapmıştı. Ancak dikkatli bir bakış, en uzun yüzyılın diğer toplumlar/devletler için de geçerli olduğunu rahatlıkla iddia edebilir. Bünyesine iki dünya savaşını sığdıran 20. yüzyılın daha az uzun olduğunu söylemek mümkün mü? Ya henüz ilk çeyreğini doldurduğumuz 21. yüzyıla ne demeli? Onun çok daha uzun geçeceği gidişatından belli değil mi? Aytmatov’un “Gün olur asra bedel” başlığına nazire yapılsa “asır var bütün tarihe bedel” denilebilir gibi bir eşikteyiz sanki. Hız ve değişim, artık içinde bulunduğumuz dönemin tanımlayıcı ifadeleri. Böyle bir gerçeklik içinde eldekini nasıl muhafaza edeceğiz, yitip gidenlerin, işlevsizleşenlerin, anlamsızlaşanların yerine neyi, nasıl ikame edeceğiz? Hangi hazırlıkla, hangi donanımla?İnsanlığın içinde olduğu hız ve değişim düzeyi belirli limitleri aşmışsa, artık ne kültürün ne de tarihin anlamlı olduğu başka bir düzleme geçilmiş gibi, çok radikal bir kopuşa yol açıyor. Bugün geldiğimiz noktada karşı karşıya olduğumuz gerçeklik budur. Hoş, “tarihin sonu” şeklinde iddialı bir meydan okumaya da muhatap olmuştuk. Bugün bu meydan okumanın kendisinin de son bulduğunu, muştuladığı ideolojik-ekonomik modellerin bir çöküşle cedelleşme içinde olduğunu söylemeye gerek yok. Fukuyama’nın tezinde dile getirdiği anlamda liberal-kapitalist düzen lehine son sınırlarına ulaşan bir “tarihin sonu”ndan bahsetmek mümkün değil elbette. Ancak insan türünün temel alamet-i farikası olan tarihin mevcudiyeti, bir kriz olarak önümüzde. Yaşadığımız bazı hususlar, farkında olmasak da, bu krizin birer yansıması. Bir birikimden, tecrübe aktarımından, kurumsal devamlılıktan bahsetmenin son derece güçleştiği bir akışkan evredeyiz. Pürüzsüzlüğün en belirleyici husus olarak öne çıktığı bu evrede insanları birbirine bağlayacak, toplumun, toplumsalın güven-aidiyet temelinde organizasyonuna yol verecek düzlemden yoksun durumdayız. Bu gerçekliğin ürettiği komplikasyonları, krizleri yerli yerine oturtarak anlamak yerine bildiğimizde ısrar eden bir varoluş biçimiyle yolumuza devam etmek istiyoruz. Tam da kriz anlarının getirdiği bu tarz refleksif tavır, psikolojik gereksinimimize karşılık gelmekle birlikte esas itibariyle gerçekliği görmezden gelen niteliği nedeniyle sorunları büyüten, kronikleştiren bir duruma sebebiyet veriyor. O halde meselenin gelip tıkandığı yere biraz daha yakından bakalım.Gerçekler İçin Kötü OlanHegel, tarihin ve doğanın belirli bir mantık çerçevesinde ilerlediğini iddia eden devasa bir sistem kurmuştur. Rivayete göre bir gün öğrencisi veya eleştirmeni gelip,”Efendim, anlattığınız teori çok güzel ama doğadaki gerçekler sizin teorinize uymuyor” der. Hegel hiç istifini bozmadan şu meşhur yanıtı verir: “O zaman gerçekler için çok kötü!” (Umso schlimmer für die Tatsachen!)Bizim hikâyemizdeki esas düğüm burada. Gerçeklere teslim olursanız sizin bir anlamınız olmaz. Gerçeklerle bağınızı koparırsanız kendi varlığınızı, tarihinizi anlamlı bir şekilde inşa edemezsiniz. Özgüvenli olmak ile kibre kapılmak arasında ince bir çizgi var. Türkiye’de de yer yer özellikle kurumsal/kamusal işleyişimizin Hegelyen bir görünüm arz ettiğini maalesef gözlemliyoruz. Gerçekler için durumun kötü olduğunu söyleyebilmek için teorimizin sadece güzel değil aynı zamanda gerçekliğe yansımasında anlamlılık, işlevsellik gösterebilmesi gerekiyor. Bu olmadığında gerçeklik ile teması yitirmeye götüren özgüvenin anlamsızlığı, hatta patolojikliği zaten tartışma dışıdır. Dolayısıyla bu tarz patolojilere düşmemek, bir anakronizmde savrulmamak için gerçeklikle etkileşimi sağlayacak bir dile, zihne ve ilişkiye erişmek durumundayız. Aksi taktirde soylu bir davanın havarisi Don Kişot gibi yel değirmenleriyle savaşta buluyoruz kendimizi. Yitip giden bir tarihsel gerçekliği başka bir dünyanın üstüne giydirme şeklinde beyhude bir çabanın içinde varlığımızı tüketiyoruz. Soylu davaların peşinden koşmak şüphesiz çok değerlidir ancak bunun ayarı tutturulamadığında komik bir figüre, tarih dışı bir pozisyona, kimsenin varlığına dikkate almadığı hesap dışı bir varlığa düşmek kaçınılmazdır. Üstelik değişmesi için çırpındığınız mevcut gerçekliğin, düzenin, işleyişin sürdürücüsüne, muhafızına dönüşürsünüz. Böylesi bir pozisyon için sadece yürürlüktekinin doğrudan savunucusu olmak gerekmiyor. Gerçeklikle irtibatı kopardığınız zaman zaten ister istemez kendinizi mevcudun alternatifi olmaktan çıkarırsınız ve hatta onu meşrulaştıran bir gerekçe işlevi görürsünüz. Çünkü bu tarz bir anakronik mevcudiyetin çıkaracağı kaçınılmaz maliyet budur.Dünya SavrulurkenDünya teopolitik-ekopolitik bir kutuplaşmanın içinde amorf bir siyasal belirsizlikte savrulurken diğer taraftan sosyal-kültürel açıdan, takatsiz şekilde direnç gösteren kimi itirazları saymazsak belirli bir insicama, anlamlı bir şekle bürünmeme anlamında gittikçe fraktal bir görünümde tektipleşiyor. Paradoksal gibi gözükse de durmak bilmeyen bir parçalanma üzerinden aynılığa yol alıyoruz. Aynılık, belirli bir mantık, dizge taşımaktan uzak farklılıklar üzerinden seyrediyor. Ne farklılıkların kendi içindeki anlamından bahsedilebilir ne de aynılaşmanın belirli bir öze referansta bulunduğunu söylemek mümkün oluyor. Bu şartlar içinde yapılacak etraflı analizlere muhtaç olduğumuz aşikâr. Akışa alternatif olma iddialarının gülünç bir görünüm arz ettiğini belirterek en azından yaşadığımız ağır semptomlarla kuşatılmış bir hayat içinde sürüklendiğimizi görmek durumundayız.Son yaşadığımız eğitimde şiddet olayları da bu sürüklenmenin kanıtlayıcı örnekleridir ve dünyanın yaşadığı köklü kırılmalarla etkileşim içinde değerlendirilmelidir. Tekil hadiseleri genel işleyişle bağlantı içinde değerlendirmekten ısrarla kaçan bakış, kaçınılmaz şekilde bizi bireysel, arızi, dolayısıyla mevcuda fatura çıkarmayacağınız konformist bir tutum almaya sürüklüyor. Elbette bireysel, arızi olaylar vardır, var olmaya devam edecektir. Ancak çoğunlukla bireysel hadiseler, içinde oldukları genel koşulların parçası olarak, daha doğru bir ifadeyle o koşullardan belirgin şekilde etkilenen bir şekilde açığa çıkarlar. Sosyolojideki yapı-aktör dikotomisinin odağında yer alan bu duruma ilişkin herhangi bir uca savrulmadan, her iki ucu da fetişleştirmeden meseleyi yerli yerine oturtmak zaruretindeyiz. Bu açıdan bakıldığında eğitimdeki şiddet olaylarının biyografik niteliklerine ilişkin dikkat doğası gereği kaçınılmazdır. Nitekim bizde de bu dikkatin haddini aşan nitelikte sergilendiğini görüyoruz. Çünkü bu haddi aşmanın mantığı da zaten işin diğer boyutunu, yani yapıyla, bütünle bağını görünmez kılmakla bağlantılıdır. Aktörleri o kadar abartalım ki, mesele bizim toplumsal hayatımızın niteliğiyle olan yapısal bağını yitirsin. Failin sıra dışılığı üzerinde öyle duralım ki, genele, yapıya karartma uygulayabilelim. Bu konumlanıştan hareketle ortaya çıkan çözümler için Baudrillard, “çaresiz stratejiler” şeklinde çarpıcı bir tanımlamada bulunmuştu. Hayatlarımızı çaresiz stratejilerin ağından çıkarmak için o yüzden Hegel’in rahatlıkla gözden çıkardığı gerçekliğe gereken dikkati gösterme mecburiyetindeyiz. Çünkü gerçekliğin kendisini görmezden geldiğimizde veya gerçeklikle bağımızı yitirdiğimizde en iyimser ifadeyle şizofrence bir hayattan başka seçeneğimiz kalmaz.Fantezi Değil, Kriz DurumuEğitimde şiddet olaylarına bu perspektife oturtmak mecburiyetinde olduğumuzu düşünüyorum. Bu perspektife oturttuğumuzda ister bireysel ister toplumsal açıdan yaklaşalım, meselenin bizi benzer bir yöne, noktaya götürdüğünü gözlemliyoruz. Kontrolsüzlük, belirsizlik, güven yitimi, güvenlik açığı ve endişesi, aidiyet aşınması, kurumsal/kamusal işleyişteki çözülme ve zafiyet, bağ(lantı) kurmada tıkanıklık, istikrarlı, destekleyici, sürdürülebilir ilişkilerde azalma, sanal evren, yeni bireysellik ve sosyalleşme biçimleri, kurumsal ve yapısal bütünlük kaybı vs. Bütün bu başlıklar çok uzak ve fantastik bir izlenim bırakabilir ilk bakışta. Ancak dikkatli bir bakış esasında çok yakın, bağlantılı bir kriz durumuyla karşı karşıya olduğumuzu hemen fark edecektir.Meselenin doğrudan güvenlik/asayiş tedbirlerini gerektiren boyutları var. Meselenin doğrudan okul, öğrenci, öğretmen, veli ilişkisi ve etkileşimi ile ilgili boyutları var. Meselenin doğrudan aile içi ilişkilerin tanzimi, kontrolü ile ilgili boyutları var. Meselenin doğrudan yeni teknolojik gerçekliğin yansımaları/etkileri ile ilgili boyutu var, vs. Bütün bunları birer başlık olarak kabul etmek başka bir şey, meselenin kendisini herhangi bir başlık içerisinde tüketmek bambaşka bir şey. Mesele bütünü, ana döngüyü yitirmeden ve bireysel, arızi olanı da görünmez kılmadan eskilerin ifadesiyle “efradını câmi, ağyârını mani” bir şekilde ele alabilmektir. Bu açıdan baktığımızda eğitimde şiddet olayları başlıklı güncel gelişmelerin hem zamanın ruhuna hem ülkemizin genel işleyişine hem de yerel/bireysel döngünün vaziyetine göndermede bulunduğu çok nettir. Dünya (her anlamıyla) büyük bir alt üst oluş yaşıyor ve ünlü savunma avukatı Jacques Vergès’nin belirttiği gibi “Her suç, topluma yöneltilmiş bir sorudur.” Soruları ciddiye almak, çaresiz stratejilerin döngüsünde görünmez kılmamak, arızi/bireysel olanda tüketmemek başlangıç adımımızdır. Ondan sonrası ise hayatın tüm alanlarını kapsayan rafine analizlerin gerekliliğiyle ilintilidir. Çünkü “akışkan” modernliğin gittikçe aşırılaştığı bir eşikte bunun yansımalarının mevcut gerçekliğimizi vurmamasını bekleyemeyiz. Ki mevcut yapılanmamızın, herhangi bir yapısal değişikliğin olmadığını varsaydığımızda bile işlevsel, ihtiyaca cevap veren bir nitelikte olmadığını net bir şekilde biliyoruz. Böyle iken insanlık tarihinin en radikal başkalaşımlarından birisinin yaşandığı bir yerde meselenin bize özgü dolayısıyla sınırlı olduğunu düşünmek aşırı iyimser/refleksif bir tavır olabilir ancak.İsmini hatırlayamadığım bir antropolog, kültürü “zamanı bağlamak” olarak tarif etmişti. Bugün, zamanı bağlayamadığımız, kuşaklar arası ilişki ve işleyişi kurup aktaramadığımız bir “tarihin sonu”ndayız. Ekonomide, siyasette, teknolojide, gündelik hayatın organizasyonunda etkilerini yıkıcı şekilde hissettiğimiz bu durum, bize mevcudu anlamlı bir şekilde okumanın gerekliliğini söylüyor. Çok daha önemlisi bu okumanın üzerinden şekillenecek ve “çaresiz stratejiler”den olmayacak çözümler üretmemizin aciliyetini belirtiyor. Dolayısıyla MEB, İçişleri, Adalet ve Aile ve Sosyal Hizmetler bakanlıklarımızın aldıkları acil tedbirler meselenin kontrol altına alındığını değil, bir an evvel meselenin bu yönleriyle ilgili geniş bir kamusal gündemin/tartışmanın açılması gerekliliğini göstermektedir. Bürokratik, idari birimleri ilgilendiren bir asayiş probleminden, merkezin karara bağlayacağı bir sosyal mühendislik faaliyetinden öte bir krizle karşı karşıyayız. Kriz bizim krizimiz, bizim içinde olduğumuz ve bizim yaşadığımız bir kriz. Siverek ve Kahramanmaraş’taki aile ve okulların yaşadığı bir talihsizlik değil sorunumuz. Güzel cevaplar verenler var ancak yukarıda da değindiğim gibi biz henüz sorumuzun, sorunumuzun ne olduğunu bilmiyoruz.Güzel cevaplara değil zor sorulara ihtiyacımız var.Abdulbaki Değerkaynak
》perspektif.online/guzel-cevaplari...