Sibel Dülger’in Yokuştaki Ev kitabını okurken her öyküde başka bir hayatın içine misafir olmuş gibi hissettim. Anne olmayı çok isteyen ama sevgisini başka çocuklara yuva yapabilen Afife Hanım’dan, ait olmadığı bir hayattan kopup gitmeye cesaret edemeyen genç kıza kadar birbirinden farklı ama bir o kadar gerçek karakterler var.
Kitap boyunca yalnızlık, kırgınlık, umut, hayal kırıklıkları ve kadınların hayat karşısında vermek zorunda kaldıkları zor kararlar ön plana çıkıyor. Bazı öyküler sessizce hüzün bırakırken bazıları insanı kendi düşünceleriyle baş başa bırakıyor.
Kitabın en sevdiğim yanı ise dili oldu. Sade ama güçlü bir anlatımı var; süslü cümlelere ihtiyaç duymadan duyguyu okuyucuya geçirebiliyor. İlk kitabı olmasına rağmen oldukça olgun, samimi ve kendinden emin bir kalemi olduğunu düşündüm. Özellikle karakterlerin duygularını bu kadar doğal hissettirebilmesi bence çok kıymetliydi.
Yokuştaki Ev, kısa sürede okunabilen ama etkisi uzun süre devam eden, hayatın içinden kadın hikâyeleri okumayı sevenlerin şans verebileceği bir kitap oldu benim için.