Puan vermedi·308 syf.··Beğendi
· Bir polisiye okudum diyebilirsiniz ama aslında yirmi yıllık bir aile trajedisinin enkazında yürüyeceksiniz.
Olaylar İstanbul’un kasvetli, puslu sokaklarında peş peşe işlenen cinayetlerle başlıyor. Durum sıradan bir adli vaka değil; kurbanların üzerindeki geometrik kesikler Da Vinci’nin altın oran çizimlerini akla getirirken, yüzlerindeki donmuş ifade Korkunç İvan tablolarını andırıyor.
Cani olay mahallini resmen bir sergi alanı gibi kullanıyor. Gölge lakaplı bu adamı asıl tehlikeli yapan şey sadece bu sanatsal dekorlar değil, polisin adımlarını önceden okuyan muazzam zekası.
Emniyetten Efsun Komiser, bu zeka oyununun altından tek başına kalkamayacağını anlayınca eski dostu Cenk Başkomiser’in kapısını çalıyor. Cenk, geçmişte yaşadığı ağır bir olay yüzünden rozetini bırakmış, kendi kabuğuna çekilmiş bir adam. Efsun’un hatırına ve içindeki o bastıramadığı meslek aşkıyla davaya dışarıdan destek vermeyi kabul ediyor.
Gölge, Cenk ve ekibine ipucu verirken bile onları manipüle ediyor; emniyeti kendi istediği adrese yönlendirip o sırada tamamen başka bir noktada operasyonun seyrini değiştirecek hamleler yapıyor. Gölge sadece can almıyor; geride bıraktığı eksik resimlerle, şifreli mesajlarla polisle açıkça oyun oynuyor.Ekibin bulduğunu sandığı her delil, aslında Gölge’nin bilerek oraya bıraktığı ve onları bir sonraki tuzağa çeken zekice tasarlanmış birer basamak.
İşin en can alıcı kısmı ise mevzunun bugünün meselesi olmaması. Adeta Cenk’in polislik reflekslerini, zaaflarını ve geçmişteki travmalarını çok iyi analiz etmiş, her harektinde Cenk’i geçmişiyle yüzleştiriyor.Cenk olayı kurcaladıkça, ucu tam yirmi yıl önceki yağmurlu bir geceye ve o gece yaşanan bir aile trajedisine dayanan eski bir hikâyeyi hatırlıyor.
Kitap bittiğinde,İnsanı sarsan şey katilin kimliğinden ziyade, yirmi yıl önce kırılan bir kalbin nasıl böyle planlı bir intikam makinesine dönüştüğünü görmek oluyor...