Bazı kitaplar okunup biter, bazılarıysa bittikten sonra bile insanın içinde konuşmaya devam eder. Milena’ya Mektuplar benim için ikinci türden bir kitaptı. Sayfalarını çevirirken yalnızca iki insan arasındaki yazışmaları okumadım; aynı zamanda insan ruhunun en kırılgan, en karmaşık ve çoğu zaman saklamaya çalıştığı taraflarına da tanıklık ettim. Kafka burada bir hikâye anlatmıyor gibi; daha çok içindeki sessizliği kelimelere bırakıyor.
Kitabı okurken hissettiğim ilk şey, bu mektupların sıradan bir aşk anlatısı olmadığıydı. Çünkü burada alışılmış anlamda bir romantizm yok. Daha çok özlemle korkunun, yakınlıkla mesafenin, umutla kararsızlığın aynı satırlarda yan yana yürüdüğü bir duygu hâli var. Kafka'nın Milena’ya duyduğu hisler yalnızca sevgiyle açıklanabilecek kadar sade görünmüyor; aksine insanın kendi iç dünyasıyla yaptığı uzun ve yorucu bir hesaplaşmaya dönüşüyor.
Kafka’nın cümlelerinde beni en çok etkileyen şey, duygularını büyük sözlerin arkasına saklamaması oldu. Onun satırlarında kusursuz bir insanla karşılaşmıyoruz. Kaygıları olan, zihniyle kalbi arasında sıkışıp kalan, sevmenin ağırlığını omuzlarında taşıyan bir insan görüyoruz. Belki de bu yüzden mektuplar bu kadar gerçek hissettiriyor. Çünkü insan en çok kusurlarında samimi görünür.
Mektuplar ilerledikçe Milena da ilginç bir yerde duruyor. O, yalnızca mektupların diğer tarafındaki bir kişi gibi hissettirmiyor. Bazen bir özlem, bazen bir umut, bazense Kafka'nın ulaşmak istediği ama aynı zamanda çekindiği bir liman hâline geliyor. Bu yüzden kitapta Milena’nın varlığı kadar, aradaki mesafenin varlığı da güçlü şekilde hissediliyor.
Kitabı okurken aklıma sürekli şu düşünce geldi: İnsan bazen en çok sevdiği kişiye değil, en çok kendi içine yetişmeye çalışıyor olabilir. Kafka’nın satırlarında bunu görmek mümkün. Çünkü bazı insanlar birini severken aslında biraz da kendi eksik yanlarını tamamlamaya çalışır. Fakat her arayış bir kavuşmayla bitmez; bazıları yalnızca insanın içinde uzun süre yankılanan bir boşluk bırakır.
Milena’ya Mektuplar, bana aşkın yalnızca mutluluk ya da kavuşma hissi olmadığını düşündürdü. Bazen aşk, insanın kendi içindeki karanlık taraflarla yüzleşmesine neden olan bir duyguya da dönüşebilir. Belki de kitabın etkileyici tarafı tam burada saklı: Okurken Kafka'nın hislerini okuduğunu sanıyorsun, fakat bazı satırlarda kendi sessizliklerinle karşılaşıyorsun. Ve insanın içini en çok, kendini beklemediği bir yerde bulması sarsıyor.