Latife Tekin’in Sevgili Arsız Ölüm romanını okurken kendimi bir masalın içinde kaybolmuş gibi hissettim. Kitabı bitirdiğimde aklımda tek bir duygu vardı: Bu roman sadece bir hikâye anlatmıyor, aynı zamanda Türkiye’nin değişen yüzünü, köyden kente göçün insan ruhunda açtığı yaraları ve yoksulluğun insanı nasıl dönüştürdüğünü hissettiriyor. Ben kitabı okurken bazen büyülendim, bazen yoruldum, bazen de neyin gerçek neyin düş olduğunu ayırt etmekte zorlandım. Ama sanırım kitabın etkileyici tarafı tam olarak burada başlıyor.
Öncelikle Latife Tekin ’in dili beni çok etkiledi. Yazarın anlatımı klasik romanlardan oldukça farklıydı. Cümleler bazen bilinçli şekilde dağınık, bazen şiirsel, bazen de halk anlatılarını andırıyordu. Okurken sanki bir köy odasında yaşlı birinden efsane dinliyormuşum hissine kapıldım. Gerçek ile hayal sürekli iç içeydi. Cinler, uğursuzluklar, batıl inanışlar ve günlük hayat aynı dünyanın doğal parçaları gibi sunuluyordu. Bu durum başlangıçta beni zorladı çünkü olayları net biçimde takip etmek istedim; fakat ilerledikçe romanın mantığının tam da bu karmaşa üzerine kurulduğunu fark ettim. Yazar, yoksul insanların dünyasını yalnızca gerçeklerle değil, onların korkularıyla, umutlarıyla ve inanışlarıyla birlikte anlatıyor.
Romanın en güçlü yanlarından biri bence karakterlerin canlılığıydı. Özellikle Dirmit karakteri beni çok etkiledi. Onun hayata bakışı, ailesiyle çatışmaları ve kendini ifade etmeye çalışması oldukça gerçekçiydi. Dirmit’in sürekli susturulmaya çalışılması beni rahatsız etti çünkü onun içinde büyük bir özgürlük isteği vardı. Ailesi tarafından “farklı” görülmesi aslında toplumun alışılmış düzenine uymayan insanlara nasıl baskı uyguladığını gösteriyordu. Dirmit’in doğayla kurduğu bağ ve kendi iç dünyasına sığınması bana çok hüzünlü geldi. Onu okurken yalnız hissettiğini düşündüm. Özellikle şehir hayatına geçtikten sonra yaşadığı yabancılaşma çok çarpıcıydı.
Kitapta beni en çok etkileyen konulardan biri köyden kente göçün anlatılış biçimiydi. Genelde göç hikâyelerinde insanlar şehre gidince hayatlarının düzeleceği düşünülür. Ancak bu romanda şehir, kurtuluş değil başka bir sıkışmışlık alanı olarak gösteriliyor. Ailenin şehirde yaşadığı yoksulluk, apartman hayatına uyum sağlayamaması ve eski kültürlerinden kopmaları oldukça gerçekçiydi. Özellikle gecekondulaşma ve kenar mahalle yaşamının anlatıldığı bölümlerde büyük bir karamsarlık hissettim. İnsanların şehirde hem daha kalabalık hem de daha yalnız olması beni düşündürdü.
Romanın eleştirebileceğim yönleri de vardı. Bazı bölümlerde olayların kopuk ilerlediğini düşündüm. Özellikle gerçeküstü ögelerin çok yoğun olduğu yerlerde anlatıdan uzaklaştığımı hissettim. Bazen karakterlerin ne yaşadığını anlamak için aynı sayfayı tekrar okumak zorunda kaldım. Bu durum kitabın akıcılığını benim için yer yer azalttı. Ayrıca romanın dili çok özgün olsa da herkese hitap etmeyebilir. Daha sade ve klasik anlatımları seven bir okur bu kitabı okurken zorlanabilir.
Buna rağmen Sevgili Arsız Ölüm ün Türk edebiyatında neden önemli bir yere sahip olduğunu anladım. Çünkü bu roman yalnızca bir aileyi anlatmıyor; değişen Türkiye’yi, yoksulluğu, kadınların bastırılmışlığını, toplum baskısını ve insanların tutunma çabasını anlatıyor. Latife Tekin bunu yaparken sıradan bir gerçekçilik yerine masalsı ve büyülü bir atmosfer kuruyor. Bu yüzden roman bittiğinde aklımda olaylardan çok hisler kaldı. Soğuk, yoksul, kalabalık ama aynı zamanda umut etmeye çalışan insanların dünyası uzun süre zihnimden çıkmadı.
Ben bu kitabı okuduktan sonra şunu düşündüm: İnsan bazen yaşadığı yere değil, ait olamadığı yere dönüşüyor. Romanın karakterleri de tam olarak bunu yaşıyor. Ne köye ait kalabiliyorlar ne de şehre gerçekten uyum sağlayabiliyorlar. Bu arada sıkışıp kalıyorlar. Kitabın en vurucu tarafı da bence buydu.