**Buraya kitabın ne kadar şahane, ne kadar derin olduğuna dair afili bir cümle yazmak isterdim ama Osman, inanır mısın içimden gelmiyor. :))
**
Aylin Balboa okumak, durup dururken sol şeritte giderken el frenini çekmek gibi bir şey.
Araba takla atıyor, sen içinden fırlıyorsun ama düşerken "Manzara da fena değilmiş ha" diyorsun.
İşte bu kitap tam olarak bu. Hayatın bizi fırlattığı o uçurumda, düşüş hızımızı hesaplamak yerine yere çakılacağımız ana kadar kahkahayla küfretmenin kitabı. :))
Acıyı Mikserle Çırpmak
Kitap bize ne anlatıyor? Aslında hiçbir şeyi ve inanın bana her şeyi.
Kalp kırıklığı var, gitmeler var, kalmaların anlamsızlığı var, bir de tabii ki Osman var.
Ama şu an konumuz tam olarak Osman değil.
Balboa, edebiyat dünyasının o çok sevdiği "ağlak ve asil acı çekme" seanslarına öyle bir tekme atıyor ki, kendimizi bir anda kendi dramımızla dalga geçerken buluyoruz.
Acıyı yok mu sayıyor? Hayır; acıyı alıyor, içine biraz tuz, biraz biber gazı, biraz da absürtlük katıp önümüze bir kokteyl gibi koyuyor. İçiyorsun, için yanıyor ama "Bir tane daha versene" diyorsun.
"Osmanlaşan" Her Şeye ve Herkese Okkalı Bir Selam Durma Vakti
Sonuç olarak Osman –ve Osmanlaşan tüm o eski sevgililer, o bitmek bilmeyen sosyal hikâyelerimiz, üzerimize dikilmeye çalışılan o daracık roller– bu hikâye gerçekten sizden uzun.
Çünkü siz bittiniz, gittiniz, sıranızı savdınız. Hatta muhtemelen şu an bir yerlerde hayatınıza çok normal, çok steril ve çok sıkıcı şekillerde devam ediyorsunuz. Ama bizim o bıraktığınız enkazdan, o incecik kırıklardan çıkardığımız yangın hâlâ sönmedi. Sönmesin de zaten.
Kitap bittiğinde içinizde tuhaf bir hafiflik kalıyor. Hani eviniz yanmıştır da, artık kurtaracak hiçbir şey kalmadığı için oturup küllerin üstünde çay demlersiniz ya, tam olarak öyle bir hafiflik.
Kısacası; yazarın o deli dâhiliğine, kitabın o hırpani dürüstlüğüne ve her şeye rağmen ayakta kalan okurun o sönmeyen yangınına selam olsun.
Müsterih ol Osman; sen bu hikâyenin sadece ilk cümlesiydin, oysa bizim bu şahane deliliğimiz zamandan bile uzun.