Eveeet... Burhan Akgül’den okuduğum ikinci kitap da bitmiş oldu. İlk söylemek istediğim ve benim için belki de en önemli şey; yazarın bana Huzursuz Semazen’i okurken hissettiğim o durgunluğu bu kitapta yaşatmaması.
Kitap, kapakta da göründüğü gibi gerçekten görme engelli bir kedi üzerine yazılmış. Kendisini zaten TikTok’tan takip ettiğim için kahramanımızı görme fırsatım olmuştu. Açıkçası bu konu üzerinden bu denli heyecanlı bir kitap yazılmasını hiç beklemiyordum. Kişi kendinden bilir işi; ben çok daha duygusal, insanları ağlatacak cinsten bir eser olacağını düşünmüştüm. Bana bu kedi hakkında bir kitap yaz deseler, kesinlikle çektiği zorlukları ve çileleri anlatan bir yol çizerdim. Ama yazarımız öyle yapmamış; ayakları üzerinde dimdik duran bu canlıyı mitolojik karakter Bastet ile ilişkilendirmiş. Gözünün olmayışını nesiller boyu aktarılan bir onur simgesi olarak göstermiş ve onu binlerce yıl süren bir intikam arzusunun ana karakteri yapmış.
Kitapta her karakterin gözünden baktığımız bölümler yer alıyor. Ama kesinlikle en çok sevdiğim kısımlar, yazarın kendisini anlattığı bölümlerdi. Yalan yok, kendisini yakından tanıma fırsatım olmadı ama bu bölümler sayesinde sanki onun en büyük sırdaşı benmişim gibi hissettim. Kitabı alacak olanlar da kesinlikle böyle hissedecektir. Umarım ben de hayatımda yeni başlangıçlar yapmak istediğimde onun kadar cesur olabilirim :)
Gelelim kitaptaki teknoloji ve devlet anlatımına... Yapay zeka meselesinin sık sık dile getirilmesi, belki de kitabın en sevmediğim tek yanıydı. Bu fikrim, yapay zekanın bize yol gösterecek bir rehber ya da arkadaş olamayacak kadar duygusuz bir icat olduğunu düşünmemden kaynaklanıyor. Maalesef gerçekte kitapta aktarıldığı kadar masum olduklarını düşünmüyorum. Yine de gündelik hayatı kolaylaştıran taraflarını okudukça, "Evet, her yerde olmalı ve bu icadı en verimli şekliyle kullanmalıyız" diye de hissettim.
Devlet tarafı ise şu şekilde hoşuma gitti: Ne olursa olsun hakkında kötü tek bir cümle kurulmamış; ihtiyaç halinde hemen yanınızda biten, olaylara ilgili bir devlet profili çizilmiş. İster istemez insana "Keşke gerçekten de hep böyle olsa" dedirtiyor.
Dil olarak kesinlikle çok profesyonel hissettirdi. Huzursuz Semazen’i okurken dilden bu kadar etkilendiğimi hatırlamıyorum; ama zaten ona da müdahale edilmiş ve yeni bir basımla gelecekmiş.
Ve son olarak... Kitap boyunca heyecanı hep üst noktada yaşadık ama sanki karşılığını tam olarak alamadık gibi hissettim. Mesela o yürüyüşün yazıldığından çok daha çetin geçeceğini düşünmüştüm. Ya da ne bileyim, Ateş ve Su’yun aşkını okuruz sanmıştım. Bir de son bölümün o son cümlesi... Gerçekten bunu hak ettiğimizi düşünmüyorum, beklenmedik bir sondu.