"Bir kitap, içimizdeki donmuş denize indirilmiş bir baltadır… Eğer okuduğumuz bir kitap bizi
kafamıza vurulan bir darbe gibi sarsmıyorsa, niye okumaya zahmet edelim ki?" ~Franz
Kafka
Bu kitap okumaya zahmet edilebilecek bir kitap mı? Kesinlikle evet. Hepimizin kitap okurken
farklı amaçları vardır. Kimimiz güzel bir cümlenin altını çizmek için okur. Kimimiz ise bilgi
gereksinimini karşılamak için okur. Kehribar Geçidi bu iki özelliği de içerisinde bulunduruyor.
Olay örgüsünü canlı tutarak okuru da canlı tutmuş oluyor. "Öyle ölüler var ki öldüğünün
farkında değildir."(sayfa 17) Siz bu sıfat içerisinde yer almamış oluyorsunuz. Kendinizi o
kadar kaptırıyorsunuz ki okumaya, kelimeleri sanki siz söylüyormuşsunuz gibi geliyor. Bazı
cümlelerle ağlıyorsunuz bazı cümleler ile gülüyorsunuz. "Bunları yazarken genellikle
gülümsüyorum nadiren ağlıyorum. Bunları okuyacak kişinin benimle aynı yerlerde gülüp
ağlamasını temenni ediyorum."(sayfa 86) Temennisini gerçekleştiren Nazan Bekiroğlu ve biz
okurlar arasındaki o ince bağı iliklerinize kadar hissediyorsunuz. "An gelir duyguya da
kelimeye de doyduğunu zanneder insan."(sayfa 85) Ama o an bu kitapta yer almıyor. Her
zaman yeni bir duyguya, yeni bir kelimeye aç oluyorsunuz. "Acaba" kelimesi yiyor içinizi ve
kitabın içinde hapsolmuş bir şekilde buluyorsunuz kendinizi. Bir parça buluyorsunuz
kendinizden. Kitabı okudukça keşfediyorsunuz içinizi. Ben kendimi Naso olarak gördüm.
Naso okuma yazmaya bilmiyor ama avukat olmak istiyordu. Ve yazıya sürekli sitem
ediyordu. Bense matematik yapamıyor lâkin savcı olmak istiyordum. Ve sürekli "Matematik
ile hukukun ne alakası var, ne işime yarayacak hayatımda?" gibi sitemlerde bulunuyorum.
Naso ve Nisa, ismimiz dahi birbirine çok benziyor. Eğer MS 300'lü yıllarda bulunsaymışım
Naso olarak ben yaşayacakmışım diye düşünmedem alamıyorum kendimi...
Bazıları kitabı kalınlığı ile ölçer, sanki kafayı değil de kolları çalıştırmak için yazılmışçasına.
~Baltasar Gracian
Bazı kişiler kitabın içeriğinden çok sayfa sayısını dikkate alarak okumayı tercih eder. Ve
sayfa sayısı çok olan kitabı eleştirmeye başlarlar. "100 sayfada anlatabileceğin şeyi 600
sayfada anlatmış. Tamamen kağıt israfı yapmak için yazılmış bir kitap." gibi cümleler ile
düşüncesini haklı çıkarmaya çalışır. "İnceliğini anlamayana bir tekniğin zorluğunu anlatmak
ne kadar zor."(sayfa 41) Ve bu düşüncede biri eğer sayfa sayısı çok olan bir kitabı okumaya
başlar ise kolayca sıkılıp kitabı okumayı bırakır. "İradesi yok ki kararı olsun."(sayfa 50)
"Ruh isteklidir ama beden güçsüz."(sayfa 216) Bu cümleyi eğer ben yazmış olsam: "Ruh
isteklidir ama zihniyet güçsüz." şeklinde yazardım. "Hiç kimse köle olarak
yaratılmamıştır."(sayfa 24) Lâkin dünyada hâlâ devam eden bir köleleştirme sorunu ile
başbaşa kalıyoruz. Hiçbirimiz buna ses çıkarmıyoruz. "... çıkardığı sesten değil çıkarmadığı
sesten mesuldür insan en fazla."(sayfa 257) İlerde ne olacağı, nelerin bizi bulacağı bilinmez
sorulardan. Sonuçta "Belli olmaz kimin mezar taşını kimin yazdıracağı." Buna göre
davranmamız gerektiğini de aşılıyordu kitap bizlere.
Nazan Bekiroğlu'na soru sorma şansım olsaydı eğer: " 'Kağıt üzerine çekilen harfin çizgisi
ruhun resmini yansıtır.'(sayfa 73) diyen sizsiniz. Peki 'Bunca cümle durup dururken mi
düşüyor kâğıdın üzerine? Hangi yanından yara oluyorsun ki böyle kanıyorsun'(sayfa 85) ve
böyle güzel kitaplar yazıyorsun?" olurdu.