·325 syf.····Okunma: 24 Mayıs 2026 15:14 Son terapi seansından;
"Yokuş aşağıya iniyorum..."
Sıcak hava akımına kapılmış bir yaprak gibi, yukarıya doğru titreyerek yükseliyorum. Bedenimdeki tüm atomlar son sürat birbirinden uzaklaşıyor. Giderek hafifliyorum, yoğunluğum azalıyor ve genişliyorum... Genişliyorum... Dışarıya, güneşin içine doğru infilak ediyorum. Ben genişleyen bir evrenim, yukarıdaki sessiz denizde yüzüyorum. Önce küçücüğüm, sonra odayı, binayı, şehri, ülkeyi bedenimin içine alıyorum. Aşağıya baktığım vakit dünyanın görüntüsünü gizleyen gölgemi görebileceğimi bildiğim ana kadar genişlemeyi sürdürüyorum.
Hafif ve duygudan arınmış bir durumdayım. Zamanın ve mekanın içinden süzülerek geçiyor ve genişliyorum.
Sonra, uçan bir balığın denizin içinden fırlaması gibi, ben de varoluş kabuğunu kırmak üzere olduğumu anladığım anda, beni aşağıya doğru çeken gücün farkına varıyorum.
Bu beni rahatsız ediyor. Silkinerek ondan kurtulmak istiyorum. Evrenle bütünleşmek üzereyken, bilincimin doruklarındaki fısıltıları duyuyorum. Beni aşağıdaki sonlu ve ölümlü dünyaya doğru çeken iplik öylesine ince ki...
Genişleyen ruhum, dalgaların geriye çekilmesi gibi, yavaşça dünyevi boyutlarına geri dönüyor – isteyerek değil, çünkü ben kendimi kaybetmeyi yeğlerdim, ama beni aşağıya, kendime doğru, içime doğru çeken bir güç var ve bir an için kendimi yine koltuğun üzerinde buluyor ve farkındalığımın parmaklarını tenimin eldivenine geçiriyorum. Ve biliyorum ki istersem bu parmağımı oynatabilir veya o gözümü kırpabilirim – eğer istersem tabii. Ama ben hareket etmek istemiyorum. Hareket etmeyeceğim!
Bekliyorum, kendimi açık tutuyorum, bu deneyin bir şeyler ifade ettiği kişilere karşı eylemsizim. Charlie, zihnimin üst perdesini yırtmamı istemiyor. Charlie benim bu perdenin ötesinde ne olduğunu bilmemi istemiyor.
Tanrı’yı görmekten mi korkuyor?
Yoksa hiçbir şey görmemekten mi?
Burada öylece yatmış beklerken, öyle bir an geliyor ki, kendi içimdeki ben oluyorum ve yine bedenimle veya duyumsamalarımla ilgili tüm sezilerimi kaybediyorum. Charlie beni kendime doğru çekiyor. İçe doğru, görmeyi beceremeyen gözümün merkezinde kendisini çok yapraklı bir çiçeğe dönüştüren kırmızı noktaya bakıyorum – bu, benim bilinçaltımın özünün derinlerinde yatan pırıl pırıl, anafora kapılmış gibi dönen, ışıldayan bir çiçek...
Büzülüyorum. Bu, bedenimdeki atomların birbirine yaklaşması ve daha yoğunlaşması gibi bir şey değil, bir tür füzyon – yani, özümdeki atomların mikro kozmosa karışması. Bir anda büyük bir ısı yayılacak ve gözleri kamaştıran dayanılması güç bir ışık oluşacak – cehennem içinde cehennem gibi – ama ben ışığa değil sadece çokluktan tekliğe doğru geçerken kendisini çoğaltmayan ve bölünmeyen o çiçeğe bakıyorum. O yanardöner çiçek bir an için, bir ipin ucunda fırıl fırıl dönen altın bir diske ve sonra da döne döne giden gökkuşağı baloncuklarına dönüşüyor ve nihayet ben tekrar her şeyin sessiz ve karanlık olduğu bir mağarada buluyorum kendimi. Islak labirentte beni tutacak... Beni kucaklayacak... Beni kendi içine çekecek o birini arayarak yüzüyorum.
Yeniden başlayabileyim diye...
Ve o özün içindeki ışığı yeniden görüyorum, mağaraların en karanlık olanının içinde – teleskopun ters tarafından bakarmış gibi – şimdi minicik ve çok uzaktaymış gibi görünen bir açıklık var. Parlak, göz kamaştırıcı ve yanardöner bir ışık bu... Ayrıca çok yapraklı o çiçeği de (bu, bilinçaltının girişine yakın bir yerde yüzer gibi süzülen, döne döne giden bir lotus) görüyorum. Eğer geri dönmeye ve içindeki ışığa kendimi atma cesaretim olursa, o mağaranın girişinde yanıtı bulacağım.
Ama henüz değil!
Korkuyorum. Hayattan veya ölümden veya hiçlikten değil, hiç var olmamışım gibi o ışığı harcamış olmaktan korkuyorum. Ve o açıklığın arasından süzülürken, beni mağaranın ağzına doğru güçlü dalga hareketleriyle ittiren çevremdeki o baskıyı hissediyorum.
O açıklık öylesine küçük ki! Arasından geçemem!
Ve aniden, bir güç beni duvardan duvara fırlatıyor ve gözlerimi patlatacak kadar aydınlık olan bir yere gelene kadar o açıklığın içinden beni itiyor. Bir kez daha, biliyorum ki kabuğumu kırıp o kutsal ışığa kavuşacağım. Ama bu benim dayanabileceğimden fazla. Şimdiye kadar bilmediğim türde bir acı çekiyorum. Üşüyorum, midem bulanıyor ve başımın üzerinde, sanki binlerce kuş kanat çırpıyormuş gibi müthiş bir uğultu var. Gözlerimi açıyorum, ama ışık o kadar yoğun ki, hiçbir şey göremiyorum. Ellerimle havayı kamçılıyorum, titriyorum ve çığlık atıyorum.
...
Ve şimdi - alevlerin arkasındaki kaya çıkıntısının üzerindeki gölgelerde Eflatun benimle alay ediyor:
" . . . mağaradaki adamlar ona bakıp, gözleri olmadan yukarı çıktı ve gözleri olmadan geri geldi diyecekler . . . " syf 298-299