Bu kitapta beni en çok etkileyen şey, olayların sadece “gizem çözülüyor” hissi vermemesiydi. Her gerçek ortaya çıktığında karakterlerin içi biraz daha parçalanıyor ve siz o kırılmayı doğrudan hissediyorsunuz. Toprak’ın öfkesini okurken bir noktadan sonra kime hak vereceğinizi şaşırıyorsunuz çünkü bu hikâyede herkes kendi yarasının içinden konuşuyor. Güven duygusu o kadar ustalıkla yıkılıyor ki sayfalar ilerledikçe hiçbir karakterin söylediklerine tam anlamıyla inanamaz hâle geldim.
Özellikle Toprak ile Kerem arasındaki bağ çok etkileyiciydi. Birbirlerine yaklaşmaya çalıştıkça geçmişin onları geri çekmesi, her şeyi daha da çıkmaz bir noktaya sürüklüyor. Aralarındaki duyguyu okurken aynı anda hem huzur hem felaket hissi veriyor kitap. Çünkü ne zaman güzel bir an gelse ardından mutlaka karanlık bir sır çıkıyor.
Hikâyenin en güçlü taraflarından biri de psikolojik tarafıydı bence. Sadece katili bulmaya çalışan karakterler okumuyoruz; aynı zamanda gerçekle yüzleşmekten korkan insanları okuyoruz. Toprak’ın zihnindeki karmaşa, sürekli büyüyen şüpheleri ve herkesi düşman gibi görmeye başlaması kitabın atmosferini inanılmaz yoğunlaştırmış. Bazı bölümlerde onunla birlikte nefes alamıyormuş gibi hissettim.
Ve final… Uzun zamandır bir kitabın son sayfalarında bu kadar şaşırmadım. Taşlar yerine oturdukça her şey daha da sarsıcı hâle geldi. Öğrenilen gerçekler sadece olayları değil, karakterlere bakış açımı da tamamen değiştirdi. Son bölüm bittiğinde geriye yalnızca şu his kaldı: Bu hikâyede kimse gerçekten masum değildi, sadece herkes kendi karanlığını saklamayı daha iyi biliyordu.