·400 syf.··Beğendi
···Okunma: 26 Mayıs 2026 23:57 Benim için tam anlamıyla “karanlığın içine düşüp çıkamadığım” kitaplardan biri oldu. Başta bu kadar seveceğimi düşünmemiştim açıkçası çünkü kitap hakkında herkes sürekli “beklentiyi düşük tut” diyordu. Belki de bu yüzden hikâye beni daha çok içine çekti. Ama şunu net söyleyebilirim ki; Hollow Boys evreninin o boğucu, tehlikeli ve çürümüş atmosferini okumak inanılmaz keyifliydi.
Ponderosa Springs dediğimiz yer dışarıdan bakınca ayrıcalıklı insanların yaşadığı sakin ve elit bir kasaba gibi görünüyor ama biraz içine girince her yerin sır, travma, şiddet ve yıkımla dolu olduğunu görüyorsunuz. Hollow Heights Üniversitesi de tam olarak bu hissi destekleyen bir yerdi. Kitabı okurken sürekli yağmurlu bir hava, boş koridorlar, karanlık ormanlar ve üstü örtülmüş suçlar gözümde canlandı. Yazar atmosfer konusunda gerçekten çok başarılıydı.
Hikâyenin merkezinde ise “Hollow Boys” dediğimiz dört adam var: Alistair Caldwell, Rook Van Doren, Thatcher Pierson ve Silas Hawthorne. Aslında kitabın en güçlü yanı da bu dört karakterin birbirleriyle olan bağıydı. Hepsi problemli, hepsi kırık ve hepsinin geçmişi ciddi travmalarla dolu. Ama birbirlerine olan bağlılıkları o kadar güçlü ki aile kavramını tamamen kendi içlerinde yaratmışlar. Özellikle Silas’ın çocukluk aşkı Rose’un şüpheli ölümüyle başlayan olaylar zinciri onların ne kadar tehlikeli insanlara dönüşebileceğini gösteriyor.
Alistair karakterine gelirsek… dürüst olayım, onu “iyi biri” olduğu için sevmedim. Zaten iyi biri değil. Öfke problemi olan, şiddete eğilimli, manipülatif ve korkutucu bir karakter. Ama yazar bunu gizlemeye çalışmıyor. En sevdiğim detaylardan biri de buydu. Alistair başından sonuna kadar neyse oydu. Kendini düzeltmeye çalışan klasik erkek karakterlerden değildi. Karanlığını kabul etmişti. Ve bence Briar ile ilişkisinin çalışmasının sebebi de buydu.
Çünkü Briar da klasik bir dark romance kadın karakteri gibi davranmıyordu. Sürekli korkan, kaçan ya da “seni iyileştireceğim” diyen biri değildi. O da kendi içinde kırılmış, öfkeli ve uçlarda yaşayan bir karakterdi. Alistair’ın karanlığından korksa bile ona karşı geri adım atmaması çok hoşuma gitti. İkisi arasındaki atışmalar, gerilim ve o toksik çekim kitabın en güçlü taraflarından biriydi. Özellikle birbirlerine laf soktukları sahnelerde aşırı keyif aldım.
Ama ilişkilerinin tamamen sağlıklı olduğunu söylemek mümkün değil tabii ki. Zaten kitap da bunu vaat etmiyor. Bu bir “mutlu ve saf aşk” hikâyesi değil. Saplantının, travmanın, öfkenin ve acının içinden çıkan bir ilişki anlatıyor bize. Bu yüzden dark romance türünü sevmeyen biri için fazla ağır gelebilir.
Rook karakteri ise beni aşırı meraklandırdı. O sakin ve kontrollü tavrının altında çok daha tehlikeli bir taraf varmış gibi hissettiriyor. Özellikle Sage ile nasıl bir dinamik yaşayacaklarını inanılmaz merak ediyorum çünkü ikisinin enerjisi şimdiden dikkat çekiyordu. Thatcher ise bence serinin en kaotik karakterlerinden biri olacak. Babasının seri katil olması zaten başlı başına karakterin psikolojisini açıklıyor. Ama bazı sahnelerde öyle bir enerji veriyordu ki ne yapacağını asla tahmin edemiyorsunuz. Lyra ile hikâyeleri tam anlamıyla delilik olabilir. Ve dürüst olayım… sanırım en çok onları okumayı bekliyorum.
Silas ise içlerinde beni en çok üzen karakter oldu. Şizofreniyle mücadelesi, Rose’a olan bağlılığı ve yaşadığı kayıp hissi gerçekten ağırdı. Bazı sahnelerde onun acısını hissedebiliyorsunuz. Özellikle diğer çocukların onu koruma şekli çok etkileyiciydi. Hollow Boys’un birbirlerine olan bağlılığı bazen romantik ilişkilerden bile daha güçlü hissettirdi bana.
Kitabın gizem tarafını da gerçekten başarılı buldum. Rose’un ölümü sadece bir başlangıç gibiydi. Olay ilerledikçe herkesin bir şey sakladığını hissediyorsunuz. Sürekli yeni detaylar çıkıyor ve “tamam şimdi çözdüm” dediğiniz anda başka bir şey oluyor. Polisiye kısmı mükemmel değildi belki ama merak unsurunu sürekli canlı tuttuğu için ben keyifle okudum.
Eksik bulduğum taraf ise duygusal gelişim oldu. Alistair ve Briar arasındaki çekim, nefret ve saplantı çok iyi yazılmıştı ama duyguların oturması biraz hızlı ilerledi. Özellikle son kısımlarda bazı sahneler daha uzun işlenseydi çok daha etkileyici olabilirdi. Çünkü karakterlerin psikolojik tarafı çok güçlü yazılmışken duygusal bağ bazen geri planda kalmış gibi hissettirdi.
Bunun dışında kitapta bolca tetikleyici unsur olduğunu söylemek lazım. Şiddet, travma, psikolojik manipülasyon, ölüm ve rahatsız edici bazı sahneler var. O yüzden herkese hitap edecek bir seri değil. Ama dark romance seven biriyseniz, ahlaken gri karakterlerden hoşlanıyorsanız ve karanlık atmosferli hikâyeleri seviyorsanız kesinlikle şans verilmesi gereken bir kitap.
Ben kitabı bitirdiğimde en çok hissettiğim şey şu oldu: Hollow Boys evreni daha yeni başlıyor. Çünkü bu kitap sadece kapıyı aralıyor. Asıl kaosun, sırların ve karakterlerin karanlığının devam kitaplarında daha da büyüyeceğini hissediyorsunuz. Ve açıkçası ben şimdiden diğer çiftlerin hikâyelerine aşırı merak sardım.