Spoiler içerir
Kitap boyunca Yorgoların Yunanistan’a göçmek zorunda kaldıklarını, Suzan’ın yasının bu yüzden olduğunu umut etmiştim hep, diğer kahredici ihtimali kuvvetle düşünmeme rağmen…Sonunda o hep korktuğum acı gerçeği öğrenmek beni çok etkiledi.
Bir de, o çok aklıbaşında, hümanist, Rumlarla muazzam güzel ilişkisi olan ve bir Rum’a deli gibi aşık olan Suzan’ın, o Rumların kuyusunun kazılmasına adım adım katkıda bulunduğunu bizzat gördüğü Çetin’e, duygusal ve fiziksel hiçbir yakınlık duymamasına rağmen nasıl olup ta o kadar prim verdiğini anlayamadım bir türlü.
O faşist ‘arkadaşı’nın da katkısıyla bunca acı çekmiş olmasına rağmen olaylardan sonra bile onu ve bu konudaki kendi yaklaşımını sorgulamaması çok ilginç geldi bana. Balcıgil üstad bunu atlamış olamayacağına göre, Dostoyevski ile yarışacak şekilde, insan ruhunun anlaşılamayan ve tahmin edilemeyen, çelişkilerle dolu derinliklerine bir yolculuk yapmamızı istemiş olmalı.