Puan vermedi·128 syf.····Okunma: 06 Şubat 2026 00:00 Bu kitabı her elime aldığımda içimde tarif edemediğim bir sızı uyanır; çünkü bilirim ki Bir Delinin Hatıra Defteri, alelade bir çıldırma hikayesi değil, unvanların ve sınıfların insan onurunu nasıl un ufak ettiğinin hikayesidir. Romanın kahramanı Poprişçin, müdürünün odasında sadece kalem yontmakla görevlendirilmiş o dokuzuncu dereceden küçük memur, aslında aklını kaybetmeden çok önce toplumun o kaskatı duvarlarına çarparak ruhunu kaybetmeye başlıyor. Üstü başı eski olduğu, statüsü yetmediği için sürekli aşağılanan, evindeki uşağı Tuva tarafından bile ciddiye alınmayan bu adam, bir de gidip genel müdürün kızı Sophie’ye aşık olduğunda hayat onun için iyice çekilmez bir hal alıyor. Sophie’nin düşürdüğü o dantelli küçük mendili koklayarak avunmaya çalışması, onun o asil dünyasına ait kokularda teselli araması kalbimi sızım sızım sızlatıyor. İşte tam bu kırılma noktasında, o katı ve acımasız gerçeklikle baş edemediği an zihni ona acıyor ve onu korumak için hayal dünyasının kapılarını açıyor. Sophie’nin küçük köpeği Meggy ile bir başka köpeğin birbiriyle mektuplaştığını sanması ve çamurlu sepetlerin içinden o hayali mektupları çalmaya çalışması, aslında o korkunç yalnızlığından ve dışlanmışlığından kaçıp sığınacağı bir rüya arayışından başka bir şey değil. Günlüğündeki tarihlerin yavaş yavaş delirmesi, "Nisanın 43. günü" ya da "Mavi Ayın 1. günü" gibi tuhaf satırlara dönüşmesi, artık bizim dünyamızın kurallarıyla oynamadığının en hüzünlü kanıtı. Kendini İspanya Kralı VII. Ferdinand ilan ettiği, o eski üniformasını kesip biçerek kendine derme çatma bir kral pelerini diktiği o an ise alelade bir delilik şovu değil; onu ezen bu uyduruk sisteme karşı kalbi kırık bir adamın kendi içine kurduğu o gizli krallıkla aldığı en büyük intikamdır. En sonunda "İspanya’ya gidiyorum." zannederek kapatıldığı o karanlık tımarhane hücresinde, kafasına damlayan o buz gibi suların ve gardiyanların acımasız sopalarının altında attığı o çığlık ise içimi paramparça ediyor. Her türlü unvandan ve sanrıdan arınıp sadece acı çeken çıplak bir insan olarak kaldığında, "Anne, kurtar zavallı oğlunu! Bak, gözyaşlarına boğuluyor!" diye haykırdığı o son satırlarda ve hemen ardından gelen o akılalmaz "Cezayir beyinin burnunun hemen altında bir ben var!" sayıklamasında modern toplumun çarkları arasında ezilen yalnız insanın o evrensel şefkat açlığını iliklerime kadar hissediyorum. Benim için bu kitap, unvanların ve sosyal statünün insanlığın önüne geçtiği şu maskeli dünyada, maske takmayı beceremediği için aklını feda etmek zorunda kalan tüm kırılgan kalplerin arkasından yakılmış en içten, en dürüst ve sarsıcı ağıttır.