“Bazı yolculuklar şehirlerden değil, insanın kendi içinden geçer…”
İstanbul’un arka sokaklarında başlayan o kırık, hüzünlü ve insanın içine ağır ağır işleyen yolculuk, Hüzün Yanığı 2 kitabı bu kez Avanos’un sessizliğinde devam ediyor. Ama bu sadece bir şehir değişimi değil; insanın kendi iç mağarasına doğru attığı adımların hikâyesi gibi… İlk kitapta kalbin kırık sesini dinlerken, ikinci kitapta Cem’in gözlerinden insanın kendi ruhuna yaptığı yürüyüşe eşlik ediyoruz. Cem’in içsel arayışı, kayıpları, kırgınlıkları ve kendini anlamaya çalışması bir yerden sonra okuyucunun da yolculuğuna dönüşüyor. Çünkü insan okurken ister istemez kendine dönüyor: Ben hangi mağaraya saklandım? Hangi acının içinde sustum? Hangi korkular yüzünden kendimden uzaklaştım?
Avanos’un mistik havasında ilerleyen anlatım, sadece mekân olarak değil ruh olarak da kitabın içine sinmiş. Özellikle Cem’in Sunay’la karşılaşmaları bana hayatın bazen tam da kaybolduğumuz yerde bir ışık gönderdiğini düşündürdü. İnsan bazen bir insanla değil, bir sözle, bir bakışla, bir fark edişle değişmeye başlıyor.
Ve ölen birinin Turna’nın sesi… İşte kitapta beni en çok etkileyen detaylardan biri buydu. Bazen insanın içinden gelen o çağrı vardır; bastırdığı, susturduğu ama bir türlü tamamen kaybedemediği ses…İnsan ne kadar kaçarsa kaçsın, ruhu bir gün ona kendi hakikatini fısıldıyor sanki.
Cem’in kendi mağarasından çıkıp Ashab-ı Kehf’lerle buluşması ise kitabın yalnızca bir hikâye anlatmadığını daha derinden hissettirdi bana. Bu bölümlerde sanki Sinan Yağmur bize şunu söylüyor gibiydi: İnsan bazen yıllarca kendi karanlığında uyur. Korkularında, kırgınlıklarında, öfkelerinde saklanır. Ama bir gün hakikat kapıyı çalar ve insan kendi mağarasından çıkmak zorunda kalır.
Sinan Yağmur ’un anlatımında sevdiğim şeylerden biri de yalnızca olay anlatmaması oldu. Hikâyenin içine serpiştirdiği küçük yaşam dersleri, menkıbeler, insanın içini yoklayan örnekler ve düşündüren anlatılar kitabı sıradan bir roman olmaktan çıkarıyor. Bazen bir cümle geliyor ve uzun zamandır içinizde susturduğunuz bir duyguyu uyandırıyor.
Ve kitabın sonlarına doğru bir şeyi daha anlıyorsunuz: Neden adı Hüzün Yanığı? Çünkü bu yalnızca bir aşk acısı değil. İnsan olmanın, eksik kalmanın, özlemenin, kendini aramanın ve bazen kendi küllerinden yeniden doğmaya çalışmanın yanığı bu… Geçmeyen ama insanı dönüştüren bir sızı. İçte sessizce kalan, ama insanı büyüten bir hüzün…
Belki de herkesin içinde çıkmayı bekleyen bir mağara, duyulmayı bekleyen bir turna sesi ve iyileşmeyi bekleyen bir hüzün yanığı vardır…
Kendi içinizdeki Hüzün yanağını fark edebilmeniz dileğiyle keyifli okumalar diliyorum.
Hüzün Yanığı 2Sinan Yağmur · Kapı Yayınları · 2017623 okunma