·400 syf.····Okunma: 31 Mayıs 2026 23:09 Uzun zamandır kasaba romantizmi ve kovboy temalı bir kitap okumamıştım. Açıkçası kitaba başlarken biraz tereddütlüydüm çünkü kalınlığı gözümü korkutmuştu. Yaz aylarında daha hafif kitaplar okumayı tercih ediyorum. Ama bu kitaba iyi ki bir şans vermişim.
Kısaca konusundan bahsedecek olursam. Cece Ashby, uzun yıllardır hayatını etkisi altında tutan toksik ilişkisinden kurtulduktan sonra ailesinin çiftliğine geri dönüyor. Her şey bıraktığı gibi görünse de bazı şeyler değişmiş. Özellikle de Nash Carter.
Nash, Cece’nin abilerinin en yakın arkadaşı. Çocuklukları boyunca sürekli atışmış, birbirleriyle uğraşmışlar. Kasabada bir zamanlar çapkınlığıyla tanınan Nash artık emekli bir hokey oyuncusu, başarılı bir işletme sahibi ve Ashby ailesinin adeta bir üyesi haline gelmiş biri. Her pazartesi aile yemeklerinde onların yanında olması bile bunu hissettiriyor.
Cece ise kendi hayatını yeniden kurmaya çalışan, kendi ayakları üzerinde durmak isteyen bir karakter. Mesleğini yapabileceği bir iş fırsatı karşısına çıktığında iş görüşmesine gidiyor. Gittiği yerde Nash ile karşılaşıyor ve çalışacağı yerin sahibi olduğunu öğreniyor. İlk başta bundan hoşlanmasa da spor merkezinin zor durumda olduğunu görünce işi kabul ediyor.
Nash’in yıllardır Cece’yi koruyup kollaması, aradan geçen zamana rağmen bu içgüdüsünün devam etmesi çok tatlıydı. Birbirlerine karşı olan çekim ilk sayfalardan hissediliyor ama yazar bunu aceleye getirmemiş. Karakterler birbirlerini yeniden tanıyıyor ve ilişkileri adım adım gelişiyor.
Benim için kitabın en sevdiğim yanı aile dinamikleriydi. Ashby ailesini okurken gerçekten içim sıcacık oldu. Birbirlerine olan bağlılıkları, destek oluşları ve birlikte geçirdikleri zamanlar o kadar samimiydi ki. Özellikle erkek karakterlerin ev içindeki sorumluluk paylaşımı dikkatimi çekti. Her pazartesi aile yemeğinden sonra herkes bir işin ucundan tutuyor. Kimisi bulaşıkları yıkıyor, kimisi kurutuyor, kimisi evi topluyor. Bunlar küçük detaylar gibi görünse de karakterleri daha gerçek ve sevilebilir kılan şeylerdi. Ev işlerinin sadece kadınların görevi gibi gösterilmemesi de ayrıca hoşuma gitti.
Nash karakterine ise bayıldım. Adamın elinden gelmeyen iş yok. Bir yandan çiftlik işleriyle ilgileniyor, bir yandan spor merkezini yönetiyor, bir yandan da kasabanın barını işletiyor. Adam bir dur ya bu kadar işi nasıl yapıyorsun. Çalışma azmi hayran kalınası. Aynı zamanda onu da anlıyorum yaralı kuzum durduğu anda geçmişiyle yüzleşmek zorunda kalıyor. Ailesini gözlerinin önünde kaybetmiş olması onun hayatındaki en büyük kırılma noktası olmuş. Bu yüzden kendini işe vermesi, sürekli bir şeylerle meşgul olmasını anlıyabiliyorum.
Genel olarak Silver Pines Çiftliği serisinin ilk kitabını çok sevdim. Ashby ailesini okumaktan ise ayrı keyif aldım. Sadece kitabın son yarısına doğru fazlaca smut sahne vardı birtık daha azaltılsa daha güzel olurmuş gibi hissettim ama onun dışında zaten her şey çok güzeldi. Uzun zamandır bir kitabın içinde bu kadar huzurlu hissetmemiştim. Eğer siz de aile bağlarının güçlü olduğu, kasaba atmosferini hissettiren ve içinizi ısıtacak bir romantik kurgu arıyorsanız bu kitaba gönül rahatlığıyla şans verebilirsiniz.
Ve ikinci kitap… Cece’nin kalbini aşka kapatmış, mesafeli ve sert görünen abisinin hikayesi olacak. Açıkçası daha şimdiden onu okumak için sabırsızlanıyorum.