·910 syf.····Okunma: 30 Mayıs 2026 11:28 “Ben kim olduğumu bilirim.”
Don Quijote’nin bu cümlesine takılıp kaldım. Çünkü bir insan gerçekten kim olduğunu bildiği için mi böyle söyler, yoksa bütün dünya ona kim olduğunu hatırlatıp durduğu için mi? Yaşlısın, delisin, zavallısın, bu dünya senin sandığın dünya değil, o devler yeldeğirmeni, o prenses köylü kızı, o at da öyle destanlara yakışacak bir at falan değil... Herkes ona gerçeği gösteriyor gibi. Ama Don Quijote inatla başka bir şey söylüyor: Ben kim olduğumu bilirim. Belki bilmiyor. Belki de hepimizden daha çok biliyor. İşte insan burada biraz düşünüyor.
Don Quijote’ye sadece deli demek bana hâlâ kolaycılık gibi geliyor. Evet, adamın yaptığı şeylerin çoğu komik. Hatta bazı yerlerde insan gerçekten gülüyor. Bir adam düşünün; okuduğu şövalye romanlarından öyle etkilenmiş ki kendini gezgin şövalye sanıyor, zırhını kuşanıyor, atına isim veriyor, kendi sıradan hayatını büyük bir maceraya dönüştürüyor. Normal şartlarda “tamam, bu adam aklını kaçırmış” deyip geçebiliriz. Ama Cervantes öyle bir şey yapıyor ki, sen bir süre sonra bu adamla dalga geçerken kendinden utanmaya başlıyorsun. Çünkü Don Quijote’nin deliliğinde bile bizim fazla akıllı hayatlarımızdan daha sahici bir taraf var.
Ben kitabı okurken en çok şunu düşündüm: İnsan hayal kurduğu için mi kaybeder, yoksa artık hayal kuramadığı için mi? Don Quijote yeldeğirmenlerine saldırıyor diye gülüyoruz ama biz neye saldırıyoruz? Kendi korkularımıza mı, geçmişimize mi, içimizde büyüttüğümüz olmayan düşmanlara mı? Hepimizin kendince bir yeldeğirmeni yok mu zaten? Sadece biz ona daha makul isimler veriyoruz. Kaygı diyoruz, hedef diyoruz, gurur diyoruz, aşk diyoruz, bazen de hayatın gerçeği deyip geçiyoruz.
Don Quijote.. Sana güldüm, bunu inkâr edemem. Ama seni biraz da kıskandım. Çünkü sen hiç değilse dünyanın olduğundan daha büyük, daha soylu, daha anlamlı olabileceğine inanıyorsun. Biz çoğu zaman inanmamayı zekâ sanıyoruz. Her şeyi küçümseyince, her şeyi açıklayınca, her şeye mesafe koyunca daha güçlü oluyoruz sanıyoruz. Oysa belki de sadece daha kuru, daha yorgun, daha korkak oluyoruz. Sen yanlış görüyorsun ama doğruyu hayal ediyorsun. Bence kitabın bütün hüzünlü tarafı burada.
Sancho Panza’ya gelince... İyi ki var. Gerçekten iyi ki var. Don Quijote tek başına olsa insanı boğardı belki; fazla hayal, fazla ülkü, fazla göğe bakma... Sancho ise ayakları yere bastırıyor. Karnını düşünüyor, çıkarını düşünüyor, korkuyor, hesap yapıyor, bazen çok basit konuşuyor ama insanın içindeki sağduyu gibi duruyor. Bir yanımız Don Quijote’yse diğer yanımız kesinlikle Sancho. Bir tarafımız “hadi yola çıkalım, dünya değişsin” diyor; öteki tarafımız “önce bir yemek yiyelim, sonra bakarız” diye söyleniyor. Ve ne yalan söyleyeyim, ikisi de biziz.
“Özgürlük, insanlara verilen en değerli armağanlardan biridir.”
Bu cümle de kitabın içinden ayrı bir yer açıyor. Çünkü Don Quijote’nin bütün saçmalığının, bütün komikliğinin, bütün yenilgilerinin altında bir özgürlük arayışı var. Ona verilmiş hayatı kabul etmiyor. Sıradan, sessiz, unutulmuş bir adam olarak kalmak istemiyor. Kendine başka bir hayat biçiyor. Belki komik, belki acıklı, belki gerçek dışı ama yine de kendi seçtiği bir hayat. Burada insan ister istemez kendine soruyor: Kendimize ait sandığımız hayatların ne kadarı gerçekten bizim seçimimiz? Yoksa çoğu zaman bize verilen role uslu uslu yerleşip sonra buna “gerçekçilik” mi diyoruz?
Kitapların insanı delirtmesi meselesi de çok güzel. Cervantes burada sadece Don Quijote’yle değil, biraz bizimle de dalga geçiyor bence. Çünkü okuyan insanın başına gelen şey de biraz budur. Bir kitabı okursun ve artık eskisi gibi bakamazsın. Bir karakter gelir, senin içindeki bir şeyi yerinden oynatır. Bir cümle görürsün, günlerce aklından çıkmaz. Don Quijote bunu en uç noktada yaşıyor. O kadar okuyor ki sonunda okuduklarının içinde yaşamaya başlıyor. Komik mi? Evet. Ama tamamen yabancı mı? Bence değil. Çünkü iyi kitaplar da insanın gerçeklik ayarını biraz bozar. Bozmalı da belki.
Dulcinea meselesi ise beni ayrıca düşündürüyor. Ortada Don Quijote’nin anlattığı gibi yüce, erişilmez, masalsı bir kadın yok belki. Ama onun zihninde var. İnsan sevdiği şeyi biraz da kendi hayaliyle büyütmez mi zaten? Hepimizin bir Dulcinea’sı yok mu? Olduğundan daha büyük anlamlar yüklediğimiz biri, bir geçmiş, bir şehir, bir kitap, bir ihtimal... Sonra gerçek gelip ona dokununca kızıyoruz. Oysa belki de kızdığımız şey gerçek değil; kendi kurduğumuz hayalin kırılması.
Kitabı okurken insan bir yerden sonra şunu fark ediyor: Cervantes bize sadece komik bir deli anlatmıyor. Dünyanın sertliğine, bayağılığına, acımasız gerçekliğine karşı hayalle direnen bir adam anlatıyor. Evet, Don Quijote çoğu zaman yeniliyor. Kandırılıyor, dövülüyor, küçük düşüyor, yanlış anlıyor. Ama yine de her seferinde yeniden anlam vermeye çalışıyor. Bence insanı asıl burası yakalıyor. Çünkü biz de çoğu zaman yenilgilerimizden sonra dünyaya yeniden anlam vermeye çalışmıyor muyuz?
Tabii şunu da söylemek lazım: Don Quijote kolay bir kitap değil. Bugünün okuma alışkanlığıyla yer yer uzun gelebilir. Bazı maceralar tekrar ediyormuş gibi hissettirebilir. İnsan bazen “tamam Cervantes, anladım” diyebiliyor. Ama sonra öyle bir sahne, öyle bir cümle, öyle bir küçük kırılma geliyor ki, kitabın neden hâlâ yaşadığını anlıyorsun. Çünkü Don Quijote sadece olaylarıyla değil, insanda bıraktığı soruyla büyük: Gerçek mi daha iyidir, yoksa insanı yaşatan hayal mi?
Ben bu kitabı sadece “ilk modern roman” diye okumak istemem. Böyle okuyunca biraz müze gezer gibi oluyor insan. Saygı duyuyoruz ama mesafe kalıyor. Oysa Don Quijote mesafeyi hak eden bir karakter değil. Ona yaklaşmak, onunla biraz yürümek, bazen ona kızmak, bazen ona gülmek, bazen de onun için üzülmek gerekiyor. Çünkü o bizim fazla akıllı tarafımıza inat, içimizde hâlâ ölmemiş saf ve inatçı bir yan gibi.
Don Quijote’ye baktıkça şunu düşündüm: Belki de insanın en büyük trajedisi yanılması değil. Yanıldığını bile bile bir şeye inanmak istemesi. Çünkü gerçek çoğu zaman çok kuru. Hayat çoğu zaman çok düz. İnsan da bu düzlüğün içinde kendine bir tepe, bir dev, bir prenses, bir macera uyduruyor. Bazen yıkılıyor, evet. Ama bazen de sadece bu sayede ayakta kalıyor.
Özcesi, Don Quijote bana göre hem çok komik hem de içten içe çok acıklı bir kitap. Bir adamın deliliğini anlatıyor gibi duruyor ama aslında hepimizin akıllı görünmek için nelerden vazgeçtiğimizi düşündürüyor. Belki de en çok bu yüzden hâlâ güçlü. Çünkü Don Quijote’ye gülerken kendi kaybettiğimiz hayal gücünü de görüyoruz.
Don Quijote yeldeğirmenlerini dev sandığı için yenilmiş olabilir.
Ama biz artık hiçbir şeyi dev sanamadığımız için çoktan yenilmiş olabiliriz.