Kitapta; her günün birbirinin kopyası olmasından derin bir anlamsızlık duyan ve bir gün başarısız intihar girişiminde bulunmasıyla akıl hastanesine alınarak yaşamak için sadece birkaç gününün kaldığını öğrenen Veronika'nın son günlerini okuyoruz.
Hepimiz her sabah uyanıyor, işe veya okula gidiyor, toplumun bizim için çizdiği o "ideal hayat" şablonunu kusursuzca oynamaya çalışıyoruz. Peki, gerçekten kendi hayatımızı mı yaşıyoruz, yoksa başkalarının beklentilerini mi tüketiyoruz?
Hayatın bazı kısımlarında toplumun normal kabul ettiklerine göre yaşamı sürdürmüş, beklentilerine göre birtakım şekillendirmeler yapmış, "Şu anda ağlarsam zayıf görünürüm, duygumu belli etmemeliyim." diye içimizden geçirmiş; çok severek başladığımız bir uğraşı, hayatımızı adamak istediğimiz bir tabloyu veya bir gitarı "Hobi olarak sonra yaparsın zaten, şimdi doğru dürüst bir iş bul. Bundan para kazanamazsın ama..." gibi gibi nice fikirler ya da dayatmalar üzerine bırakmak zorunda kalmışızdır belki de, kim bilir...
Veronika; dışarıdan bakıldığında her şeye sahip ama içeride o boğucu tekdüzeliğin altında ezilen bir kadın. Hikaye onun intiharıyla başlasa da, aslında bize ölümü değil, gerçek dünyada kaçırdığımız o "yaşama sevincini" anlatıyor.
Veronika ancak öleceğini öğrendiğinde özgürleşiyor. Öleceğini bilmenin verdiği o muazzam, kuralsız özgürlükle; klinikte ilk defa korkusunu, arzusunu, öfkesini hiç düşünmeden, kalpten yaşıyor.
Yazar, insanın ancak kaybedeceğini anladığında elindekinin kıymetini bilmesi paradoksunu çok başarılı işlemiş.
İlk okuduğum Coelho kitabı olan Simyacı’ya kıyasla, bu eserin dili çok daha akıcı ve insanı yormayan bir ritme sahipti. Veronika Ölmek İstiyor, kendinizden bir parça bulabileceğiniz bir yüzleşme romanı.