Puan vermedi·528 syf.····Okunma: 17 Mayıs 2026 16:51 Sanırım uzun zamandır bu kadar rahatsız eden ve bir türlü elimden bırakamadığım bir kitap okumamıştım…
Ve yine sanırım uzunca bir süre başucumdan ayırmayacağım.
Kitap "gölge" kavramı üzerine, jungiyen terapistlerin makalelerinden derlenmiş; 65 makaleden oluşan bir kitap insan doğasının karanlık tarafının ailelerde, yakın ilişkilerde, işte, maneviyatta, politikada, psikoterapide ve sanat gibi bir çok alanda belirdiği şekline kapsamlı bir bakış sunuyor.
İnsana ve insanlığa dair pek çok önemli konunun tıp, siyaset, din, sanat, tarih ve farklı disiplinler penceresinden ele alıyor.
Bireyi ve toplumu eşzamanlı görmekle kalmayıp bütünsel varoluşa çektiği dikkatle okuyanda bir tamlık duygusu bırakıyor. Gölgeyle Buluşma kendine, dünyaya, insan olma deneyimine ve uygarlığı doğuran tüm dinamiklere bakmak isteyen herkes için cesur bir davet, berrak ve hiç şüphesiz ki rahatsız edici bir ayna.
Kitapta gölgemizi nasıl bulabileceğimizden onunla nasıl başa çıkabileceğimize, gördüğümüz rüyaların aslında gölge tarafımızın bize bir mesajı olup olmayacağına gibi farklı konulara yer verilmiş.
Sevmediğimiz ve bizimle hiç uyuşmadığını düşündüğümüz bilinçdışı unsur (gölgemiz) ile nasıl dengede hizalanmamız gerektiğini ve hayat yolculuğumuzu daha temkinli yürütebilmemiz konusunda yer yer metafor kullanarak bizlere aktarıyor. Özellikle 10.Bölümün (son bölüm) başında geçen “tekne” metaforu oldukça hoş bir tatla konuyu özetlemek açısından finale doğru vurucu bir etki sağlıyor.
Kitabın kendi cümleleriyle;
“Gölgenin farkına vardığımız her parçasının bir ağırlığı vardır ve onu teknemize koyduğumuz zaman bilincimiz, o parçanın ağırlığıyla orantılı derecede aşağı iner. Bu nedenle gölgeyle baş etme sanatının püf noktasının teknemizi doğru şekilde yüklemekten ibaret olduğu söylenebilir: Çok az yük aldığımızda gökyüzündeki cisimsiz, kabarık ve beyaz bir bulut gibi olur, gerçeklikten uzaklaşırız; fazla yük alırsak teknemizi batırabiliriz.” (S.431)
Benim bu metaforu okuduğumda hissettiğim tek duygu DENGE.
Kendi karanlığımızla yüzleşirken bile ihtiyacımız olan yeğane şey…
İnsan olma yolculuğunda bizleri sadece “iyi” veya “kötü” olarak tanımlamayan eksik yada fazla yanlarımızla bütün olarak kabul etmemiz gerektiğini vurguluyor ve sanırım en çok dengeye atıfta bulunduğu için tekne metaforunu çok sevdim.
“Yaramız, ışığın içimize aktığı yerdir.” diyor Rumi. Işığı bilmek için evvela yarayı bilmek gerekiyor. Yaramızı tanırken de yolumuz, Jung ile dünya literatürüne giren ancak kadim bilgelik geleneklerinin başka isimlerle yüzyıllardır üzerine çalıştığı bir kavrama varıyor: Gölge arketipi.
Bütün insan olma (tasavvuf diliyle insan-ı kamil) yolculuğunda, kişinin gölge arketipi ile hemhâl olmadan bunu başarması mümkün değil. Yani “gölge”yi silmek değil, bilmekten geçiyor bu yolculuk.
Bu yolculuğa çıkmaksa cesaret istiyor çünkü gölge sandığında; doğduğumuz ilk günden beri kendimizden bile sakladığımız yaralar, utançlar, korkular, endişeler yer alıyor.
Onlara tek tek bakmak, varlıklarını kabul etmek, kendi ipliğimizi pazara çıkarmak zor ama imkânsız değil. Kendimizi, utanılacak ve övünülecek her bir parçamızda kabul edip “Ben buyum” diyebiliyorsak o zaman hayat haritamızın seyri de değişiyor ve gemimiz sorunsuz yolculuğumuza devam edip bizi HAKİKAT limanına “sayesinde” ulaştırıyor.
(Saye kelimesi Farsça Gölge demek ve bu kelime dilimize zamanla “sayende” olarak giriyor yani “senin yardımınla”)
Dilerim kitap okuruna “sayesiyle” ışık olur, yol olur…
İdrak edeni bol olsun.