Bazı hikâyeler vardır; sadece okunmaz, insanın içine işleyip uzun süre etkisinden çıkmasına izin vermez. Kehribar Taşı da tam olarak böyle bir kitaptı bence. Daha ilk sayfalardan itibaren Mardin’in taş sokaklarında dolaşıyormuş gibi hissettiren, geçmişin yükünü ve aşkın ağırlığını aynı anda omuzlarınıza bırakan bir hikâye.
Firuze ve Ezra’nın ilişkisi sıradan bir aşk hikâyesi değil. Onların arasında yılların biriktirdiği acılar, suskunluklar, aile bağları ve kapanmayan yaralar var. Birbirlerini ne kadar severlerse sevsinler, hayat sürekli onları başka yönlere savuruyor. İşte bu yüzden okurken insanın içi huzurla değil, sürekli bir tedirginlikle doluyor. Çünkü mutluluğa yaklaşsalar bile bir şeylerin yine her şeyi mahvedeceğini hissediyor insan.
Firuze karakterini okurken açıkçası bazen ona sarılmak, bazen de kızıp “Neden böyle yapıyorsun?” diye sarsmak istedim. Güçlü durmaya çalışırken içinde ne kadar kırılmış bir kadın olduğunu öyle iyi hissettiriyor ki… Ezra ise uzun zamandır okuduğum en etkileyici erkek karakterlerden biriydi. Onun sevgisi bağırarak değil, bekleyerek ve vazgeçmeyerek kendini gösteriyor. Bazı sahnelerde tek bir bakışı ya da tek bir cümlesi bile sayfalarca yazılmış duygudan daha ağırdı bence -ki en sevdiğimiz sevme sahiplenme şekli bu-
Kitabın en sevdiğim taraflarından biri de atmosferiydi. Midyat yalnızca olayların geçtiği bir yer gibi durmuyor; yaşayan, nefes alan, sır saklayan bir karaktere dönüşüyor resmen. Konağın içindeki sessizlikler, taş duvarların arasında dolaşan geçmiş, ailelerin bitmeyen hesaplaşmaları… Her detay hikâyenin duygusunu daha da büyütmüş
-bu kısımda yazarı tebrik ediyorum-
Ayrıca kitapta sadece aşk yok. Güvenin nasıl kırıldığına, insanın sevdiği biri için neleri göze alabildiğine ve bazen en büyük savaşın kalbin içinde