Savaş ve Açlar
Başkasının başına gelenleri neden yüreğimde daha çok hissediyorum? Bu his, kendime olan saygımın ve benlik duygumun zayıflığını mı çarpıyor yüzüme? Epeydir, doğrusunu söylemek gerekirse çokça yıldır; belki de kendimi bildim bileli başkası önce gelirdi kendi varlığımdan. Nedenini düşünmekten yoruldum, istemiyorum artık bunu düşünmeyi. Benliğime, ötekine ve ikisinin omuz vererek şekillendirdiği hayat denilen şeye yönelttiğim kavrayışımı keskin bıçaklarla kesmek, kanatmak istemiyorum artık. Çok kanadım. Böyleyim işte; ister kendime saygımın olmadığını açığa çıkarsın bu özgecilik ister merhametimin özümü delip mahvedecek büyüklükte olduğunu, irademin ise nefesime dahi kuvvet veremeyecek cılızlıkta olduğunu söylesin bana, umurumda değil artık. Dünyayı böyle görmeye eğilimliyim ve ne yaparsam yapayım bu değişmeyecek. Yaşadıkça, umut edip umuduma ihanet ettikçe öğreniyorum.
Başkasına yönelmiş bu adanmışlık hali; kendi duygularıma, hislerime, korkularıma ve insana dair her türlü duygu durumuna kendini layık görmeme tehlikesini içinde barındırıyor bence. Acı, başkasının acısı olduğunda onarılmaya değer oluyor. Mutluluk, ancak başkasına yaraşıyor; sevgi, ancak ötekine yöneldiğinde anlam kazanıyor sanki. Peki ya ben? Ben, benliğim, özüm nerededir bunca hengamenin arasında? Bana layık bir sevgi, bir hikâye, bir aşk, bir hüzün, bir öfke ve bir heyecan yok mudur? Varmış. Hasan İzzettin Dinamo ile öğrendim.
İnsanın hikayesi Rus yazarlar anlatınca özeldi bu zamana kadar. Yalnızca o büyük Moskof yazarlar anlatabilirdi sanki varoluşa haykırılan büyük trajedileri. Yalnızca Fransızlar destansı bir romantizm yazabilirdi hayatımızı uğruna adayabileceğimiz bir masal uğruna. Sadece İngilizler bilebilirdi nezaketi, nükteyi, büyük ama temkinli iştahları. Öyle değilmiş, savaşın yarattığı açlıkla öğrendim.
Birinci dünya savaşının ulusuma yaşattığı büyük acıyı, kırımı, yok oluşu küçük insanların küçük yaşamlarına nasıl ezici bir dehşetle girdiğini gördüm. Musa’nın küçücük bedenine sığdırdığı büyük yenilişleri gözlerimle okudum. Öyle ya, yalnızca Avrupa trajedisini yaşarken dahi zihninin yaratabildiği bir estetikle bunu kaleme alabilirdi; ne yanılmışım. Benimle aynı dili konuşan, aynı yemeği yiyen, aynı topraklara basıp aynı havayı soluyan bir adam çıkar ve Türkçe ile ne kadar olabilirse o kadar zarif bir dansa tutuşabilirmiş; o yıkımı öyle hassas ve duru bir şekilde anlatabilirmiş. Benim ulusum da herkes kadar yaşarmış bu acıları ve herkes kadar iyi anlatabilirmiş. Ben de layıkmışım bu anlatıya; ben de değermişim bu estetiğe. Herkes ne kadar var ise bu dünyada, ben de o kadar varmışım. Hasan İzzettin Dinamo öğretti bana bunu. Yaşadığı tüm acılar dilerim ki omzundan düşmüştür artık. Bize bıraktığı hikayesi, öyle istemiş midir bilmem ama, beni hatırlattı bana. Benliğimi geri verdi sanki.